Mustafa Sungur Kimdir?

Yayınlayan By at 1 Aralık, at 17 : 37 PM Print

Mustafa Sungur Kimdir?

MUSTAFA SUNGUR

1929’da Eflâni’de doğdu. Kastamonu Gölköy Enstitüsü mezunudur. Evli ve yedi çocuk sahibir. Bediüzzaman Said Nursî’nin en yakın talebe ve hizmetkârlarındandır.

“Henüz Köy Enstitüsünden yeni mezun olmuştum”

“Biz o Nur’un, o İlâhî ve Kur’anî Nur’un, hayat-ı maneviye bahşeden feyiziyle tecellisine ilk önce 1946 yılında nail olduk. Henüz Kastamonu Gölkök Enstitüsünden yeni mezun olmuş, kendi köyümde muallimlik vazifesine almıştım. Gerçi okul sıralarında iken 1942 yılında,’Kastamonu’da bir hoca varmış, Cennet, Cehennemi görerek kitap yazıyormuş…’ diye okul arkadaşlarıma söylediğimi hatırlıyorum.

“1944 senesinde mezuniyetten bir sene önce stajyer olarak Kastamonu’nun Oğul köyünde bir ay kalmıştım. Oranın muallimi Şevket Bey (merhum) 23 Nisan tatili için Kastamonu’ya gelirken yolda mütemadiyen Hz. Üstaddan, büyük bir hocadan bahsediyor, uğradığı zulümleri bana anlatıyordu. Demek Rahmet-i İlahiye bu suretle ruhumuzda ilk tohumlarını ekiyordu. Mezuniyetten sonra Eflânili muhterem Ahmet Fuat Efendi (emekli muallim) ve Safranbolu’da mukim esnaftan muhterem Mustafa Osman ve Hıfzı Bayram ve Kastamonuda ziyaret ettiğim Mehmet Fevzi Efendiler benim ilk ağabeylerim, Nur yolunda öncülerim, uzun yıllar ve daima da istifade ve istifaze ettiğim büyüklerim olarak Rahmanü’r-Rahim’in rahmetine nâiliyetime vesile oldular. Allah onlardan razı olsun.

“Üstaddan gelen mektuplar”

“Haret-i Üstaddan ve Nur talebelerinden mektuplar, lahika olarak her tarafa neşroluyordu.

“Lahikalar, evvelâ, yeni yazı ile geldi. Sonra hatt-ı Kur’ânî kısa zamanda lillahilhamd öğrendikten sonra eskimez harfle gönderilmeye başlandı. Sonra biz Hazret-i Üstadı ziyaret edip de Afyon Hapsine girinceye kadar bu lahikalar devam etti. Mustafa Osman Ağabey gönderdiği. Onlara da Isparta’dan gelirmiş. Böylece bizi beslemeye, gıdamızı tam zamanında yetiştirmeye ihtimam gösterdiler.

“En büyük emelimiz Nur talebesi olabilmekti”

“Lahika mektupları, bize, Anadoluda kurulan ve etrafa Nurlu mahsüller dağıtan manevi bir fabrikanın varlığını bildiriyordu. Görseniz ne kadar seviniyorduk. Âlemimiz genişliyordu. Hiç itiraz konusu gelmeden Üstadımızdan ve talebelerinden gelenleri, yazılanları kabul ediyorduk. Sanki onları hep içiyor, içiyor, susluğumuzu gidermeye çalışıyorduk. O günlerde en büyük emelimiz Nur talebesi olabilmekti. Nur dairesine girebilmeyi, ebedi kurtuluşa giden bir gemiye binmek gibi, necat ve kurtuluş vesilesi telâkki ediyorduk. Ruhumuz öyle hissediyordu. Bu lahikalarda o muazzez Nur Üstad, ´Seni de Nur talebesi kabul ettim´ dese, ben de o camiaya dahil olsam, diye büyük iştiyak ve arzu, ruhumuzda çağlıyordu. Hz. Üstadın bahsi, teveccühü ve yâdı, bizim için rahmet-i İlahiyenin bir in’ikasıdır biliyorduk. Filvaki bütün bunlarda şüphe yoktu. Zaman ve hadiseler, bunu ispat etti. Ekilen Nur tohumları, kısa zamanda kesretli sümbüller verdi, çiçekler açtılar. Biz de Hasan Feyzi (r.a.) gibi,

“Bir zerrecik olsun bulayım der de ararken,”Düştüm yine derya gibi bir Nur’a bugün ben’ demek isteriz… Ama daima Cenab-ı Hakkın rahmetini dileyerek, yalvararak… Çünkü, bütün hayırlar, iyilikler daima O yüce Rahman ve Rahîmdendir.

“Validemin, çocukluğumda okuduğu Envarü’l-Âşıkîn gibi kitaplardan, son asırda gelecek ve dine büyük hizmet edecek ve Deccala karşı savaşacak, muzaffer olacak bir büyük hakikatın ve manânın hükmettiği bir zamanda yaşadığımızı ve Deccalizmin, komünizm gibi dinsizlik ceryanları olduğunu, bu Nur-u Kur’an’ın da ona mukabele eden bir hidayet rehberi olduğunu idrak ediyordum

“Isparta’da Nur kahramanlarını görmek istiyorum”

“Birgün Safranbolu’da Köprülü Camiinin yanındaki odada, Mustafa Osman Ağabeyimizin Nur’lardan okuduğu, ´Risale-i Nur, sönmez ve söndürülemez. Bir âlem-i manâda İmam-ı Ali’nin (r.a.) ilminde sordum´cümlesini dinlerken ve aynı günlerde Hasan Feyzi’nin, ´Ey Risale-i Nur!´diye başlayan uzun mektubunu dinlerken, beklenilen zat-ı Nuranînin Hazret-i Üstad olduğu, içimde hep canlanıyordu. Aynı sene Emirdağ’da Hazret-i Üstadı ziyaretimi müteakip Isparta’ya gitmiştim. Hüsrev Ağabey ve diğer Nur kahramanlarını görmek istiyordum. Hüsrev Ağabeyin evinde Tahiri Ağabeyi de gördüm. Hüsrev ağabeyimiz, ´Kardeşim Sungur, 1400 seneden beri ehl-i imanın beklediği zat gelmiştir´ sözü , içimdeki manâyı teyid ediyordu. Hülasa 1946-1947 seneleri, benim Risale-i Nur’u görüp okumam, memleketi saran bir iman davasına aşina olmam ve ona talebeliği en büyük mertebe ve nailiyet telakki etmem, ezeli ve ebedi bir nura yönelmem ve nihayet 1947 Eylül’ünde Emirdağ’da Hazret-i Üstadı ziyaret etmem gibi mazhariyetlerim… Artık bundan sonraki görüp duyduklarımı ve anladıklarımı gayr-i insicam ile de olsa, arza bir nebze devam edeceğim.

 “Türkiye’de Bediüzzaman namında bir Üstad var”

“1946’da Risale-i Nur’u yeni harf daktilo yazıları ile görüp okumamdan sonra, nahiyemiz halkına ilân ve ifadede bulunmaklığımız, bir hizmet, bir davet, bir neşir mânâsında idi… Ondaki büyük lezzet-i maneviyeyi hakkiyle yâd edemem. ´Türkiye’de Bediüzzaman namında bir Üstad var. Onun Risale-i Nuru var. Onları okumak veya yazmakta, büyük ecre nailiyet ve dine hizmet manası var´ gibi beyanlar, talebeler tarafından birbirini teşviken söylenir, ama, bunların gerçek ifadesini yaşayanlar bilir. Yazanlar ve okuyanlar bilir. Evet Risale-i Nur’a hizmet edenler, onu neşredenler, ona hizmetin hakkaniyetini, kalblerinin tâ derinliklerinde ve ruhlarında hissettiler. Emsalsiz fedakârlık gösterdiler.

“Fedakârlıkları anlamayanlar, bilmeyenler, yaşamayanlar, havsalayı şaşırtan bu fedakârlık ve kahramanlık örneklerinin temelinde, Nur şakirtlerinde dünyevi menfaatler ve şahsi garazlar aradılar. Başta Nur Üstad olarak, şakirlerin bu faaliyet ve hizmetleri, dünyevi garazların çok üstünde ulvi ve yüksek olduğunu bilmek istemediler, bilemediler. Ama şurası muhakkak ki; biz ücretimizi manevi yönden alıyorduk. Ruhen, kalben, sanki bir Nur âleminin içindeydik. Demek rahmet-i İlâhiye son asırların Hizmet-i Kur’aniyesinde öyle ulvi bir lezzet dercetmişti ki; her sıkıntıya mukabele ettiriyordu. Emirdağ’da birgün Zübeyir ve Ziya ile birlikte Dördüncü Şua olan Âyet-i Hasbiye risalesini okumuş ve büyük bir hazz-ı manevi almıştık. Sonra Üstadımız yanımıza geldi, tekrar okuttu ve;

“Ben zevk cihetini değil, meşakkat cihetini ihtiyar ettim. Fakat size müsade ediyorum. Çünkü şevkinize, gayretinize vesile oluyor.” demişti. Sırası gelmişken bu hususta şunu da arz edeyim ki: Hz. Üstad bir gün neşeli ise, üç gün ıztıraplı ve hastalıklı idi. Bana kaç defa;

“Sungur! Bende on hastalık var. Birisi eğer sende olsa, yataktan kalkamazsın” demişti. Demek hastalıktaki ecr-i azimi düşünerek sabrediyordu. Biz bunu yakinen görüyorduk. Çok zaman da bizim için yaşıyor gibi idi. Hattâ bizim maddi yemekten doymamızdan, o da doyuyor gibi zevklenirdi. Çok aciptir, Hz. Üstad, bunu defaatle beyan ettiler. Bazen bir kısmını bize verirdi. Sanki bizim lezzetimizle lezzet alırdı. Nur neşriyatında, muhaberelerde bile Hz. Üstadımız, bizim ruhî arzu, iştiyak ve ümidimize iltifat gösterirdi. Sonra bendeniz anladım ki; gençlik namına, mektepliler namına, hizmet ve neşriyattaki şevkimiz; Hz. Üstadın son on yıllık yeni hizmet devresinin bir tezahürü idi. Ve külli bir ilânatın, yayılışın ifadesi idi.

“Kanaatim odur ki; gelen nesl-i atinin, bütün vatan sathında zuhura başlayan mübarek genç ruhların, istifade ve istifazasını hissediyordu. Bize herhalde onlar için iltifatta bulunuyordu

 “Hastalığımın şifasını biliyorum, fakat…”

“Hastalığından bahisle, birgün merhum Zübeyir’e demiş, o bize nakletti:

“Ben hastalığıma şifa için, Kur’an’da olan âyetleri biliyorum. Fakat istimal etmiyorum. Hastalık madem geçicidir; ecrine ve sevabına nail olmak var´ demiş. Iztırabının çoğu Risale-i Nur içindi. Her halde Nur dairesi teesüs ettikten sonra, o daire hesabına düşünüyor, üzülüyor veya seviniyordu. Çünkü Nur dairesi, Hz. Üstadın bir vücud-u maneviyesi gibiydi. O daireye gelen musibetleri ve talebelerin hatâlarına mukabil gelmesi melhuz tokatları, üzerine çekerek, hizmet eden talebelerine şevk veriyor ve gayret aşkı bahşediyordu…

 “Lahikalar ve Nur’un fedakârları”

“1946-1947 yıllarında gelen lâhikalardan, Nur’un ileri gelen şakirtlerini de tanımaya başladık. Bittabii isimleriyle tanıyorduk. O zaman başta Isparta, Kastamonu, İnebolu, Denizli, İstanbul, Milâs gibi yerlerden çok bahsediyor. Hulûsi Bey, Santral Sabri, Barla kahramanları, Eğirdir ve Konya’dan da bahsedilirdi. O zaman âlemi kaplayan Nur dairesinin en önemli merkezı Isparta ve civarı idi.

“Üstadımız ´Medrese-i Nuriye Kahramanları´ diye Sav Nur talebelerinden, Mübarekler Heyeti´ diye Kuleönü mübareklerinden, ´Nur ve Gül Fabrikaları Heyeti ve Reisi´ diye İslâmköy ve Hafız Ali ve Tahiri; Isparta ve Hüsrev ve arkadaşları Re’fet, Rüştü, Terzi Mehmet, Tenekeci Mehmet, Kâtip Osman, Nuri Benli; Halil İbrahim gibi talebelerinden bahsederdi. Milas’tan da Halil İbrahim’den bahsedilirdi. 1946’dan1947’ye ve 47’nin sonuna doğru her geçen gün lâhikalar çoğalıyor, yeni yeni Nur talebeleri ve Nur hizmet merkezleri meydana çıkıyordu.

 “Eflani’deki Nur talebelerinin isimlerini yaz”

“Eflani’deki Nur talebelerinin hemen hepsi Üstad Hazretlerini zamanla ziyaret ettiler. Ve Üstadımız bunları Nur’a talebe kabul buyurdular. Bilahare hizmet-i pakinde bulunmak şerefine nâi olduğum zamanda birgün bana, ´Eflani’deki Nur talebelerinin isimlerini bir kâğıda yaz, onlara isimleri ile dua edeceğim. Gerçi Eflani’nin sağ ve ölü, bütün ahalisine dua ediyorum, fakat talebelere isimleriyle dua edeceğim´ diye iltifatta bulundu. Ben de yazdım, onu başucuna asmıştı. Hatta daire şeklinde yaz, demişti. Ta dâr-ı bekaya irtihallerine kadar dua ve bağışlamalarında Nurs, Barla, Emirdağ gibi, Eflani ismini de mübarek lisanından zaman zaman işitiyordum. Cenab-ı Hakka sonsuz şükürler olsun…

“Eflani Nur talebelerinin isimleri şöyleydi: Başta Ahmed Fuat Hocamız; Safranbolu’nun Hasan Feyzi’si. Üstadımız ikinci bir Hafız Ali olarak onu kabul etmiş, lahikalarda ilan ve izhar etmiş, müteakid bir mualimdi. Hatip İbrahim, İbrahim Hoca, Hatip dayım, Hacı Reşad ve oğlu Mehmed, Mustafa, Mevlüd; Şevket, Hüsnü, Şükrü Efendiler ve lahikada ismi geçen Rahmi, Emin Efendi, Keten Ahmed Efendi ve Niyazî Efendi gibi zatlar, Hz. Üstadı İstanbul’da ziyaret eden Hacı Şaban Efendi, Safranbolu’ya bağlı Alverenli Emin Hoca ve merhum pederi Kara Mustafa Dayı ve oğlu merhum Mübarek Ahmed ve Safranbolu-Eflani ve havalisinden çok zatlar. Bunlar, Hz. Üstadımızı hem Emirdağ, hem Isparta ve İstanbul’da ziyaret ederek kudsî dualarına nail oldular. Ve ahir hayatlarına kadar sadakatlarını devam ettirdiler. Evrad ve ezkarlarını ve Risale-i Nur’a yazı ile hizmeti devam ettirdiler. Ve bilhassa 1960’dan sonra Mübarek Kamil Hoca, Nur’ları tamamen kemal-i aşkla yazarak Hacı Hüseyin ve mezkur zatların evladları olan yeni nesillerden çok gençler çıkarak hem Karabük’te, hem de İstanbul’da hizmet-i Nuriyeyi devam ettirdiler. Hadd-i zatında Safranbolu, Eflani ve havalisindeki hizmet-i Nuriye ayrı ve uzun bir bahsi ihtiva eder.

“İlk ziyaretim 1947’de oldu”

“Mübarek Üstadımı ilk ziyaretim 1947 senesi Eylül ayında Emirdağ’da oldu. Eflanili Emin Efendinin yazdığı Asa-yı Musa risalesini hediye olarak götürmüştüm. O zaman Karabük’le Ankara arasında karayolu yoktu. Seyahatler trenle yapılırdı. Eflani’den Safranbolu’ya at kiralar, altı yedi saatte gelirdik. Safranbolu’dan Karabük’e pikaplar vardı. Karabük’ten de akşam bindiğimiz tren bir gün sonra öğle vaktinde Ankara’ya gelirdi. on iki saatten de fazla sürerdi. Oradan Eskişehir’e trenle gelir ve Yıldız Otelinde bir gece kalır, sabahleyin otobüs ile üç saat içinde Emirdağ’a gelirdik. Emirdağ’a gelinceye kadar yolda heyecanımız son hadde varırdı. Üstada kavuşabilmekteki sonsuz sevinç ve iştiyakımıza had yoktu.

“Evet, orada Emirdağ’da birisi vardı, birisi oturuyordu. Varlığımızın bütünü ile ona bağlı idik. Sanki o bizim her şeyimiz idi. Bizim kalblerimizi derinden derine ona yönelten, onda gördüğümüz şefkat, merhamet idi. Evet ona, en müşfik manevi baba ve ana gibi koşardık… O bizim sebeb-i hidayetimiz, vesile-i necatimiz, büyük Üstadımız… Bu anları, bu günleri düşünürken ben, Emirdağ’a doğru yol alırken ve başındaki küçük tepecikte Emirdağ’ın evleri görünüp kasabaya girerken ben ve nihayet Çalışkanlar dükkanından şefkatli sinesine ulaşırken, o anları düşündüğümde, tahatturumda göz yaşlarımı tutamam… Şüphe yok ki, benim gibi onun Nur’undan hayat bulan herkes; bu tatlı göz yaşlarını tutamamıştır hiçbir zaman… Çünkü onun huzurundaki anlar, dakikalar, saatler, şüphe yok ki, âlem-i bekadan birer sahne idi. Sonsuzluğa doğru uzanan hayattar ve Nurlu safhalar idi… Huzur-u Muhammedî’nin (a.s.m.) bir in’ikası idi. ´Bir dakika vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır´ denilen sırra mazhardı o saatler, o dakikalar… Evet, onu bir timsâl-i rahmet, bir mücessem şefkat gördük ve bulduk. Hâlıkımızın nihayetsiz lütfuydu o… Gecemizi gündüze kalbeden nurdu, bir şems-i manevi idi o…

“Ey şefkatli bakış! Ey hayat saçan göz! Ey Kur’ân’dan aldığı nurunu âleme sultan eyleyen bahtiyar ruh! Risale-i Nur’unla, ilim ve irşad mahiyetinle ebedileştiğin için; aynı şefkat, aynı bakış, aynı nurunla; daima yaşıyor, daima devam ediyorsun. Ve Sungur’un gibi yüz binler, milyonlar Saidlerin yine senden ümit ve hayat ışığı almaktadırlar… Sana duacı ve dâvâna hadimdirler… Buyurduğun gibi, hayatın onlarla yüz binlerle devam ediyor… Ve inşaallah tâ kıyamete kadar devam edecektir.

“Ve o yüz bin Saidlerin, senin iman ve Kur’an dâvâna en derin ruhlarından hâdim ve nâşirdirler. Hadiselerin dev-misal engelleri karşısında yılmayan çözülmeyen, bölünmeyen bir azm ü sebat içindedirler… Ve senin ruhun ve mana-yı hakikin olan Nur-u Kur’an’dan derslerini her daim almaktadırlar. Ve Risale-i Nur ile ve senin ile beraberdirler. Rabbim ebediyen ayırmasın, beraber kılsın, Habib-i Ekrem (a.s.m.), Kur’an-ı Hakim ve Esmâ-i Hüsna ve İsm-i Âzam hakkı için, Ya Rab! Âmin…

 “1954’den sonraki unutulmaz hatıralar”

“Hz. Üstadın son devre-i hayatlarında yanında ve hizmetlerinde bulunan merhum Zübeyir, Ceylan, Tahiri ve Bayram’la Isparta’da 1954 senesinden itibaren beraber geçen hayatımız, bizim için unutulmaz hatıralarla doludur. Hz. Üstadımızın bin bir irşat, ders, ikaz, iltifat, teselli ve tokatlarına nail olduğumuz hatıralar… Onları ifade etmek mümkün değil. Ben Samsun Hapsinden döndüğüm vakit Isparta’da bu güzide cemaatin arasına girmek şerefine erdim. Sevgili Nur Üstad bizi de yanına, hizmetine kabul ediyordu. Osmanlı Hanımı Muhterem Fitnat Hanım Teyzenin evinin üst katında dershane-i Nuraniyede, hayatımızın leyle-i kadri mesabesinde bir kudsi dairede, ikamete başladık, derse başladık. Ve 1956’da asker iken Hüsnü kardeş de Urfa’dan gelip Hz. Üstadımızın hizmetine gelmişti. Son hayatına kadar hep beraberdik.

“Lâkin layıkı ile hizmet edebilmek ne mümkün, ne mümkün… Daima hayattar, hüşyar, ubudiyetin envaını, günün yirmi dört saatinde imtisal eden, hem de canlı, dikkatli, faal ve gayretli bir şeklide yaşayan Üstada, 24 saat nasıl hayattar ve canlı bir surette mukabele edilebilirdi. Hizmetinin bir safhasında, Üstadımızla beraber kendimize göre canlı ve dikkatli oluyorken, diğer bir hizmet safhasında aynı dikkati, hayattarlığı elbette muhafaza edemezdik. Onun için buyurdulardı ki: ´Ben birinizle iktifa edemiyorum, hepiniz beraber olduğunuz zaman…´

 “Gelen mektupları okur, bize ders yapardı”

“Meselâ, Üstadımızla Isparta’dan Emirdağ’a veya Emirdağ’dan Isparta’ya gelirken yolda, takside Hz. Üstad boş durmaz, bazen okur, çok zaman dikkatle etrafı temaşa eyler, tefekkür eder, canlı bir haletle yola devam ederdi… Varacağımız yere geldiğimizde Üstad, bakardık; canlı, şevkli kış ise sobayı yaktırır, gelen mektupları okur ve bizi çağırır, beraber ders yaptırırdı. Yorgunluk yerinde, canlı, hayattar bir halet izhar ederdi. Halbuki seksen yaşındaydı… Evet çok calib-i dikkat bir halet! Biz ise çok zaman yorgun olurduk.

“Evet bundan önce de 20 Eylül 1949’da Afyon Hapsinde yirmi ayını doldurup tahliye olduktan sonra rahmetli Zübeyir’in Afyon’da tuttuğu eve Hz. Üstad teşrif etmişlerdi. Orada on gün beraber kalmıştık. Ben on gün sonra ayrılmıştım. Zübeyir Ağabey, Üstadla beraber iki ay daha Afyon’da aynı evde kalıp sonra Emirdağ’a gelmişler. O zaman Afyon’ da Hz. Üstadla beraber ilk kalışımız idi. Afyon’a Safranbolulu kuyumcu Sabri Efendi ile beraber gelmiştik. 7 Eylül 1949’da gelmiştik. Zübeyir Ağabey hapisten tahliyeden sonra ayrılmamış, hapiste olan Üstadımız sonraları çok makbul bir hizmet olarak kabul ettiğini ifade buyurmuştu. Şöyle ki:

“Üstadımız Nur’lardan bir ders yapıyordu: ´ Bir mevcut, vücuttan gittikten sonra, zahiren kendisi ademe, fenaya gider. Fakat ifade ettiği manalar baki kalır. ´Dünyanın ve eşyanın üç tane yüzü olduğunu, bunlardan birin ve ikinci yüzler ki, Esma-i İlahiye’ye ve ahirete bakan yüzlerinin, baki semereler ve meyveler yetiştirdiğini, fani şeyleri bâki hükmüne getirdiğini ve bu yüzlerde, mevt ve zevâl değil; belki hayat, beka cilveleri olduğunu beyan ettikten sonra Zübeyir’e dönerek;

“Benim Zübeyir’im hapisten tahliyeden sonra Afyon’da kalarak hizmetimde kaldığı o levhalar, çok şirin, çok güzeldir´ mânâsında ifadelerle iltifatta bulunmuştu.

“19 Eylül 1949 günü Konya’dan gelen Ziya Nur ve bir arkadaşıyla beraber bir gün sonra tahliye olacak olan Üstadımızın eşyalarını eve taşımıştık. O gün Afyon’da çok canlı bir gün geçirdik. Çünkü, Üstadımız hapisten yarın tahliye olacaktı. Temyiz mahkemesi, Afyon mahkemesinin mahkûmiyet ve müsadere kararını esastan bozmuştu. Dört sene evvel 1944’te Denizli’de cereyan eden mahkemede Said Nursî, Nur Külliyatı ve Nur Talebeleri beraat etmişlerdi, Denizli mahkemesinin bu beraat kararını, Temyiz mahkemesi tasdik etmişti ve kaziye-i muhkeme haline gelen bu kararla, Nur Risaleleri çuvallar ve bavullarla sahiplerine iade edilmişti.

“Mahkeme-i Temyiz, Afyon kararını bozmasında bu hususa dikkati çekiyor; o zaman, ´Beraatle iade edilen Risalelerden başka yeni telifat var mı? Yeni kitaplar var mı? Afyon mahkemesi, varsa bunlar üzerinde yeni karar verebilir; beraat etmiş ve kesinleşmiş bir karara rağmen, yeniden karar ihdas olunamaz´ diye mahkumiyet kararını esastan bozmuştu. Fakat Said Nursi, yine yirmi ayını hapiste tamamladı ve 20 Eylül sabahı güneş doğmadan önce polisler nezaretinde tahliye edilip Zübeyir ve Ziya ile beraber kaldığımız eve getirildi. Biz de sabah namazını yeni kılmış, tesbihata başlamıştık. Baktık bir fayton sesi geliyor, yani atların yürüyüşünün sesini, şakırtısını duyduk. Kalktım pencereden baktım. Eve doğru bir fayton geliyordu. ´Üstad geliyor´ dedim. Aşağı indik, eve elli metre mesafede faytonu karşıladık. Üstad faytondan indi, polislerde arkasından. Üstadımızın elini öpmeye uzandık.

“Bunlar Türk milletinin medar-ı iftiharıdır”

“Hz. Üstad polislere hitaben;

“İşte bunlar Türk milletinin medar-ı iftiharıdırlar´ diye biz talebelerini polislere takdim ediyordu. Bunu nakletmemdeki sebep, Üstadımız her vesile ile Risale-i Nur hizmetinin müsbet gaye ve hareketini daima ilân etmesiydi. O zaman estirilen hava dolayısıyla polislerin yanlış nazarlarını, Hz. Üstad tashihe çalışıyordu. Veya onların yanlış beyanlarına rağmen konuşuyordu. Yani onların aylarca Afyon’da dükkan dükkan gezerek Bediüzzaman ve talebeleri hakkında asılsız propagandalarına karşı, Hz. Üstad bu suretle mukabele ediyordu.

” O evde, Afyon’da on gün beraber kaldık. 30 Eylül günü yeniden Afyon mahkemesi vardı. Temyizin bozması üzerine muhakeme olunacaktık. On gün müddetle beraber kaldığımız muazzez Üstadımızın kapısında, aşağıda bir polis, daima nöbet beklerdi. Kimse ziyarete gelmesin diye. Afyon’dan sadece Ahmet Hancıoğlu geldi ziyarete. Üstadımız onu Afyon namına kabul etti. Polislerden Üstadımızın aleyhinde olan çok ahmak birisi vardı, hemen her gün onu gönderirlerdi. Üstadımız bir kaç defa ona ders vermek istedi, müsbet hareketini, Nurcuların millet ve memlekete büyük menfaatını ona izaha çalıştı. Üstadımız beddua etmezdi, aldanan ve aldatılan ehl-i dünyayı ikaza çalışırdı. Üstadımızın bu tarz ve hareketine belki bir defa şahit olmuşuzdur. Hatta kendilerini tahliyeden sonra eve kadar getiren polislere ´Mahkeme-i Kübraya Şekva’dan okumak için onları yere oturttu ve bir kısmını onlara okudu. Bu Şekvayı, tahliyeden on beş gün önce hapiste yazıp Zübeyir Ağabeye göndermişti. Zübeyir Ağabeyle beraber daktiloyla yazdık ve altı makamata gönderdik. Üstadımız öyle emretmişlerdi. Hey’et-i vekiliyeye, adliye vekaletine, mahkeme-i temyize, başvekile ve Demokrat Parti başkanlığına, bir de Fevzi Çakmak’a gönderilsin demişti. Onda diyordu:

 “Ben milletin imanının kurtulmasına hayatımı vakfettim”

´Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir. Ve dergah-ı İlahiyeye bir şekvadır. Ve bu zamanda mahkeme-i temyiz ve istikbaldeki nesli-i âti ve darü’l-fünunların münevver mualim ve talebeleri dahi dinlesinler.

“İşte bu yirmi üç senede yüzer işkenceli musibetlerimden, on tanesini Âdil-i Hâkim-i Zülcelalin dergâh-ı adaletine müştekiyâne takdim ediyorum.

“Birincisi: Ben kusurlarımla beraber bu milletin saadetine ve imanının kurtulmasına hayatımı vakfettim. Ve milyonlarla kahraman başların feda oldukları bir kudsî hakikata, yani Kur’an hakikatına benim başım dahi feda olsun diye bütün kuvvetimle Risale-i Nur’a çalıştım. Bütün zalimane taziplere karşı tevfik-i İlahi ile dayandım. Geri çekilmedim´ diye başlıyordu

“Orada, yani Afyon’da, beş vakit namazı Üstadımızın arkasından cemaatle edâ ediyorduk. Üstadımız gece çok erken teheccüde kalkıyordu, sabaha kadar okuyordu ve sabah namazına bizi uyandırıyor ve cemaatle namazı eda ediyorduk. Sonra Zübeyir Ağabey dedi ki: ´Gece uyumayıp sıra ile nöbetleşip, Üstadımızın abdest suyunu dökmemiz lazım´ Öyle de yaptık. İlk gece Zübeyir Ağabey uyumadı, gece Üstadımızın suyunu dökmüş, ikinci gece ben kalktım. Üstad hiç konuşmadı, gayet ciddi abdestini aldı, odasını girdi ve sabaha kadar cehri okumaya devam etti. Sabah namazına takriben dört saat kala kalkıyordu. İkişer gece öyle kalktık. Üstadımız hiç konuşmazdı, sonra bizi men etti. Dedi ki: ´Hayatta böyle kimse gece bana mülaki olmamış, otuz beş senedir yalnız kalmışım. ´ O iki geceden sonra Üstadımız kendisi kalkar, sabah namazına kadar evradını bitiridi. On beş dakika kadar da Nurlardan bir bahis okur ve sonra sabah namazını kılardık. Arabî 29. Lem’a’nın mukaddemesinde tefekkürî ayetlerden ilhamen yazdığı bahislerden zikirle, ´Binler defa tekrarında bana usanç gelmedi´ diyor ve istisnasız her gece sabaha yakın dört beş saat meşgul olduğunu beyan ettiği Hizbü’l-Ekber-i Nûri’ den de bahisle:

“Her gece beş altı saat meşguliyetten sonra bu Hizbin altıda birini okumakla hiç bir yorgunluk eseri kalmadığı bin def’a tekerrür etmiştir´ diyordu.

“Zübeyir Ağabeyden nakille. Hz. Üstad ona,

“Ben gece ibadeti için yirmi sene nefsimle mücadele ettim’ mealinde ve ´sonra hacet kalmadı´ demiş.

“Evet, mübarek, muazzez Nur Üstadımız onun, Risale-i Nur telifi, neşri, gelen gidenler, ziyaretçilerle sohbeti, ehl-i idare, ehl-i maarrif ve ehl-i siyasete hakikat dersleri veren şahsiyetinden başka; Rabbi ile başbaşa, Onun zikir ve fikir ile huzur-u daimi kazanmak, iman ve marifetullahda 80 sene daima terakkiyat ile hakkalyakine uruç eden mukaddes bir haleti ise, onu beyana takatimiz yoktur. Ve her gece istisnasiz, yalnız olarak o kudsi mazhariyetini devam ettirirdi. Evet, Van’daki hayatında dahi böyle olduğunu Molla Hamid ismindeki talebesi ve hizmetkarları da defalarca beyan etmiştir.

“Üstadımızın namazdaki huşuu ve huzuru bambaşkadır”

“Üstadımızın namazı, namazdaki mazhariyeti, heybeti, huzuru ve huşuu bambaşkadır. Biz onu ifade edemeyiz. Onun namazdaki nihayetsiz tecelliyata mazhariyetinden bizim hissettiğimiz, milyarda bir dahi olmaz. Evet bu kat’idir… Namaza duruşu, ilk tekbiri alışı, ellerini bağlayışı ve Cenab-ı Hakka dua ve tezellülü, Fatihayı kıraati, Fatihanın her bir kelimesini teker teker, cümle cümle ve bütün meratibi ile okuyup hissetmesindeki ve dergâh-ı İlahiyyeye takdim etmesindeki vüs’at, külliyet ve ulviyet, bizim gibi hiç enderlerin beyanına gelemez. Hele namaz teşehhüdündeki ´Ettehiyyatü´ kelimat-ı mübarekesini Cenab-ı Hakka takdim ederken, nasıl bütün kâinatı ruhunun eline alıp öylece arz etmesindeki kudsiyeti ifade edemeyiz. Yalnız bu hususlara dair On Beşinci Şua ilm-i İlâhî mebhasinde ve sair risalelerde uzun izahat vardır. Onun okunması mutlaka huzura da medardır. Aynı zamanda, Nur Âleminin Bir Anahtarı risalesinde de izahlar yapılmıştır. Bu gibi âsarından ve Üstadımızın hal ve tavrından kat’iyyen anlaşılıyordu ki, o müstesna bir tecelliye mazhardı. Talebelerinde, hatta en ileri talebelerinde görünen haletler, Üstadımıza nisbetle çok cüz’î kalır. Hele geceleyin 4-5 saat meşguliyeti müteakip dua vaktinde, kâinat mümessili ve Sahibi-i Arz ve semavatın arz üzerinde en nurani bir halife-i arzı olduğu aşikâr belli olurdu. Onun dış âleme taşan, insanlara kurtuluş reçetesi sunan azim şahsiyetinden başka bir kudsi ubudiyet hali, zikir ve tefekkür hali de vardır ki; herhalde Risale-i Nur hakikatlerini, bu gibi mirac-ı manevîsi olan halinde iken taallüm ederdi.

“Diyebiliriz ki: Said Nursî, hizmeti ile, âsâr-ı Nuriyesinin devamlı hayattar neticeleriyle ve günbe gün gelişen cemaat-ı nuriyenin dünyanın dört bucağındaki hizmetleriyle ´es-sebebü kelfai´ sırrıyla daima yükseliyor, terakki ediyor ve hayat-ı ebediye hesabına teâli ediyor. Ve rıza-ı İlahiyenin nihayetsiz meratibine doğru bir değil, binler kanatla uçup gidiyor, gidiyor… Ve kıyamete kadar da yükselecek, gidecek gidecek… Tâ ´aksa´l-gayat’a kadar gidecektir. Ve minallahi’t- tevfik… Zâlike’l- fadlu minallah…

“Üstadımız, birgün ders esnasında, ´İnsan namazda iken teşehhüd esnasında ´et-tehiyyat´ derken, aynı günün vaktinde ´et-tehiyyat´ diyen bütün mahlûkatın tahiyyelerini kendi namına Cenab-ı Hakka takdim edebilir´ demişti. Ve ilaveten, ´Hatta biraz daha ileri gitse, bütün zamanlardaki tahiyyat ve tesbihatları da kendi namına takdim edebilir´ meâlinde buyurmuştu.

 “Üstadımızın dua vakti çok ehemmiyetliydi”

“Yine Afyon’ da namazdan sonra namaz tesbihatına temasla;

“Tesbihatta, ´Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber’ derken kalbi hüşyar bir mü’min o vakitte namaz kılan, ´tesbihat eden milyonlar mü’minler cemaatı arasına manen girer, onlarla beraber söyler. Hatta daha ileri gitse bütün zaman ve mekânlardaki mü’minlerle beraber olarak, ortada Resûl-i Ekrem (a.s.m.) sağında enbiyalar, solunda evliyalar ve bütün mü’minler beraber tesbihat edebilir´ demişti. “Yine birgün, ´Ben namazdan çıkışta (Esselâmü aleykûm ve rahmetullah) dediğimde, sağımda enbiyaları, sol tarafımda evliyaları niyet ederek öyle selâm veriyorum´ demişlerdi.

“Evet Üstadımız defaatle, ´Benim hayatım intizamla geçmiştir´ derdi. Evet, Üstadımızın hayatı, hatta her 24 saat günlük hayatı intizamlı idi. Gece ibadeti, teheccüt namazı ve mutlaka seher vaktinde uyanık ve tesbihatta ve duada olması daimî idi. Gece evrad okuduktan sonraki dua zamanı çok ehemmiyetli idi. Herhalde o zamanda bir vakti vardı ki, külliyet kesbedip bütün zerrat-ı kâinat namına tesbih ve tahmid ederdi. Gündüz de; yemeği, risale tashihi ve ziyaretçilerle sohbeti vardı ki, hep intizamlı idi.

 “Şarkın ulema ve evliyalarıyla beraber bulunmuştu”

“Evet, bu zat-ı alişan, fevkalâde kabiliyetleriyle beraber Şarkta zuhur etmiş. Şarkın en mübarek, nurlu, ehl-i kalb, hüşyar, zekâvetli, en derin ve çetin meseleleri çözen ulemâ ve evliyalarının hepsinin duasına nail olarak, teveccühlerini alarak, aynı zamanda bütün oralarda medfun Şeyh Sıbgatullah, Ahmed-i Hani, Abdurrahman-i Taği gibi zevatın da himmetlerine ererek ve gele gele, tâ başta Gavs-ı Azam olarak Âl-i Beytin kudsî imamların ders ve irşadlarına da mazhar olarak, tekemmül ede ede, aynı zamanda gençliğinden beri devam ettiği Cevşenü’l-Kebir gibi kudsî münacatların da feyizli derslerinden istifade ede ede yetişmiş, gelişmiş, tekemmül etmiş.

“Hatta bir mektubunda bu hususa temasla. İşte bu sır içindir ki, Yeni Said’in hususî üstadı olan İmam-ı Rabbanî, Gavs-ı Azam ve İmam-ı Gazalî, Zeynelâbidin (radıyallahu anhüm), hususan Cevşenü’l-Kebir münacatını bu iki imamdan ders almışım. Ve Hazret-i Hüseyin ve Hazret-i Ali (kerremallahu veche’) den aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenü’l-Kebir’le, daima onlarla manevî irtibatımda, geçmiş hakikatı ve şimdiki Risale-i Nur’dan bize gelen meşrebi almışım´ buyuruyor.

“Bunları zikretmekteki maksadım, Hz. Üstadın her yönden ve azamî tecellilere mazhariyetle manevî ve ruhî inkişafını bir derece ifade ile, havsalarımız haricindeki namazdaki büyük huzurun ve Risale-i Nur’un kudsî ve ulvî mazhariyetini nazara vermektir. Elbette ve hiç şüphe yok ki, şimdi başta Anadolu olarak âlemi ihata eden Risale-i Nur’un çekirdeği olan Hz. Üstadın o daireye, Âl-i Resul’e şayeste ve murtabıt mazhariyeti bulunacaktır. Van’da iken, Mecmuatu’l-Ahzab’ı üç cilt olarak ve on beş günde bir devretmesi, evrad yerinde okuması gösteriyor ki, o büyük zevatın umumunun mazhariyetlerini kendinde toplamıştı.

 “Hayatım bir nevi çekirdek hükmüne geçmiş”

“Yine bir mektubunda, kendi hayatının çekirdek manâsına işaret ederek, ‘Benim hizmetim ve sergüzeşt-i hayatım, bir nevi çekirdek hükmüne geçmiş, inayet-i İlâhiye ile bu zamanda ehemmiyetli bir hizmet-i imaniyeye mebde olmak için Kur’an’dan gelen ve meyvedar bir şecere-i âliye olan Nur risalelerini ihsan etmiş’ demektedir.

“Bir risalesinde, ‘Madem şu kâinatın her bir zerresi böyle üç pencereyi ve iki deliği; ve hayat dahi iki kapıyı birden Vacibü’l- Vücudun vahdaniyyetine açıyor, zerreden tâ şemse kadar, tabakat-ı mevcudat, Zat-ı Zülcelâlin envar-ı marifetini ne suretle neşrettiğini kıyas edebilirsin. İşte marifetullahta terakkiyat-ı mâneviyenin derecatını ve huzurun meratibini bundan anla ve kıyas et’ demektedir.

“İşte zihayat üstünde olan pek çok hatem-i Rabbanîden birtek hatem böyle nurunu gösterse ve onun âyatını şöyle okuttursa, acaba birden bütün o hatemlere bakabilsen, görebilsen, ‘Sübhane men ihtefa bişiddeti zuhurihî’ demeyecek misin?

“İşte birtek çiçekten böyle bir şehadet işitsen, acaba zemin yüzündeki Rabbanî bağlarda umum çiçekleri dinleyebilsen…

“İşte eğer bütün ruy-i zemindeki ağaçların lisan-ı hallerini birden dinleyebilsen…

“Bir zaman kalbime geldi. Niçin Muhyiddin-i Arabi gibi harika zatlar sahabilere yetişemiyorlar? Sonra namaz içinde (Sübhane Rabbiye’l-âlâ) derken, şu kelimenin manâsı inkişaf etti. Tam mânâsıyla değil, fakat bir parça hakikatı göründü…’

“Mektubat risalesinde, ‘Ubudiyet vaktinde, dergâh-ı İlâhiyeye müteveccih olduğum vakit, Cenab-ı Hakkın ihsaniyle bir şahsiyet veriliyor ki, o şahsiyet bazı âsarı gösteriyor. O âsar, mânâ-yı ubudiyetin esası olan, ‘Kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile dergah-ı İlahiyeye iltica etmek’ noktalarından geliyor ki; o şahsiyetle, kendimi herkesten ziyade bedbaht, aciz, fakir ve kusurlu görüyorum. Bütün dünya beni medh ü sena etse, beni inandıramaz ki, ben iyiyim ve sahib-i kemalim’ demektedir.

 “Bir kitap kadar hatıralar”

“Evet muazzez Nur Üstad, ubudiyet makamında daima Cenab-ı Hakka müteveccih bir huşû halinde bulunurdu. Tarihçe-i Hayat’ta neşredilen Kastamonulu Mehmet Feyzi ve Emin Ağabeylerimizin Kastamonu’daki hayatlarına dair kaleme aldığı bir mektubu, Üstadımızın bazı evsaf-ı âliyesini güzelce ifade etmektedir. O mektubu isterdim ki, buraya aynen dercedeyim. Şu anda merhum Mehmet Feyzi Ağabeyimizi yâd ederken, merhum Çaycı Emin’i ve Van’daki talebeleri Ali Çavuş ve merhum hayatta iken Hz. Üstaddan çok hatıralar nakleden merhum Molla Hamid Efendi ve Barla’nın merhum Sıddık Süleyman’ı ve onlardan duyduğum tatlı ve nurlu hatıralar hatırıma geldi. Zihnim şimdi oraya çevrildi. Bir kitap kadar olan bu hatıraları, o zamanlardaki hizmetleri, hareketleri… İnşaallah bunları ileride yazmak kabil olur.

 “Bir öğle vakti namaz kılıyorduk”

“Yine Afyon’da tahliyeden sonra bir öğle vakti Üstadımıla namaz kılarken dışarıda çocukların gürültülerini duyuyordum. Davul çalınıyordu. ‘Acaba Üstadımızın namazdaki huzuruna mani olur mu?’ diye düşündüm. Çünkü, Hüsrev Ağabeyin, Isparta’da bazen gaz ocağını yakıp onun sesi içerisinde namazını kıldığını görmüştüm. ‘Çocukların sesleri dışarıdan geldiği için huzuruma mani oluyor. Onun için yakıyorum’ demişti. Bunun için ‘ Çocukların sesi, acaba Hz. Üstadın da huzuruna mani olur mu?’ diye düşünmüştüm. Selamdan sonra Hz. Üstadımız, ben birşey demeden’, Eskiden gürültüler namazıma, huzuruma mani olurdu. Fakat şimdi olmuyor’ diye beyanda bulundu.

“Demek sen Sungur’un babasısın”

“Afyon’da Hz. Üstadımızla birlikte olmakla, hayatımızın en mesut günlerini yaşarken, birgün pederim (Aydın köylerinde imamdı) Üstadın ziyaretine geldi. Üstadımız, ‘Demek sen Sungur’un babasısın’ diye ona iltifat gösterdi. Çünkü rahmetli pederim, maddi müzayekalarından, borçlu olduğundan ve benim de kendine öğretmenlik maaşından tam yardım edeceğim sırada ve o ümitle yıllar boyu bekledikten sonra, ona yardım edememem ve sair sebeplerle, gayr-ı memnundu. Ve beni Üstadımıza şikâyete gelmişti. Üstadımız, evvela hizmet-i Nuriyeden ders yaptı, sonra, ana-baba hukukundan bahsetti. Bu zamandaki Risale-i Nur hizmetinin ehemmiyetinden bahsetti ve pederime teselli edici dersler verdi.

“Bundan sonra pederim. İzmir- Aydın havalisinde Üstadımızdan ve Nur’lardan kemal-ı takdir ve tahsinle bahseder oldu. Ve Üstadımıza dost oldu. Hattâ o havalide Nur’un nâşiri oldu. Üstadımızın hayatının son senesinde birgün, Hüsnü kardeşin peder ve validesinden bir mektup gelmişti. ‘Biz Hüsnü’yü Üstada vakfettik’ diyorlardı. Üstadımız o mektubu okurken bana dönerek, ‘Mutlaka baban da seni bana vakfetmeli’ dedi. ‘Gerçi validen ve çocukların vakfetmişler. Fakat baban da vakfetmesi lâzım’ demişti. Birkaç gün sonra Isparta dağında aynı arzularını tekrar etmişti. Ben de babama bir mektup yazdım ‘Hz. Üstadın son seneleridir, seni görmek istiyor’ dedim. Bir Çarşamba günü Hz. Üstad beni yalnız başıma Isparta’da nöbetçi koyup diğer kardeşlerle Emirdağ’a hareket ettiler. Ben kuşluk vakti, boyacı Rüştü Ağabeyin dükkânına uğradım, ne var ne yok diye. Bir de baktım, peder gelmiş. Beraber Üstadın evine kadar geldik. O zaman Üstadımıza ait bir teybimiz vardı. Rahmetli babama durumu anlattım. Üstad senden, beni vakfetmeni istiyor diye… Babam teybe Kur’andan bazı ayetler okudu ve sonra, ‘Üstadım, Mustafa’yı ebediyyen sana vakfediyorum, hiç bir hakkım yoktur’ dedi. Sonra Emirdağ’a gitti. Orada da Üstadı ziyaret etmiş. Sonra Üstadımız döndüğünde, merdivenlerden çıkarken kollarına girdiğimde, ‘Cenab-ı Hakka şükür, şimdi babanla sen, aynen Ceylan’la babası Mehmet Çalışkan ve Salahaddin’le babası Nazif gibi oldunuz’ diye tebşiratta bulundu. Bütün bunlar, Üstadımızın şefkatini göstermektedir. Ben Üstadımızın bu tasarrufundan babamın âhiretine ait müşfik ve kurtarıcı haletini anlıyorum. Cenab-ı Hak ebediyen razı olsun, âmin…

“Mehdi Peygamber değildir”

“Ahmed Feyzi Ağabeyin mahkemede okuduğu şaşaalı müdafaanamesinden teberrüken bir kaç cümleyi arzetmek isteriz:

“Madem ki devlet laiktir. Bizim dinimize ne karışıyor? Bizim eşrat-ı saat meselelerini öğrenmemiz, dilediğimize Mehdî vs. dememiz onu ne alakadar ediyor? Zât-ı Uluhiyetin alenen inkâr edildiği ve erkân-ı dinin müftehirane tezyif edildiği ve onun yerine faniler teellühe (ilahlaştırmak) edilerek kendilerine (haşa) yaratıcılık isnat edildiği bir devirde, bizim bir insana Mehdî dememiz çok mu büyük bir cürümdür? Mehdî peygamber değildir. Fevkal-beşer de değildir. Dîn-i Celîl-i İslâmı, i’zaz ve i’laya ve neşr-i hidayete memur bir insandır. Fakat, te’yid-i Muhammedîye mazhar bir insandır. Mehdî kelimesi, mervî, mebnî gibi, ism-i mef’uldür. Hidayete nail olmuş manasındadır. Bunda ne gibi fevkaladelik var da tehâşî buyuruluyor. Mehdîyim diye dâvâ eden yok; ortada Menemen’in esrar-keşleri de yok. Ortada, bir hakikat-ı ulyâ, bir Nûr-i kudsî meydandadır. Eğer, Mehdî, insanların hidayetine sebep olan bir insan demek ise, bu kadar evsâf-ı ber-güzîde ile neşr-i hidayet yapan bir insana ve esere Mehdî demek, ne gibi bir tezat ve eblehliği icap ettiriyor…’

“Sungur benim evlad-ı maneviyemdir.”

“Birkaç ay önce Şubat’ta, Emirdağ’da hizmetlerinde ilk defa yalnız başıma kalmıştım ki hizmette acemiliğimin, liyakatsizliğimin tezahürlerini açıkça görüyordum: Fakat Üstadımız çok şefkatli idi. Onun şefkat dolu bakışları arasında yaşıyor olduğumu hissediyordum. Bu yirmi gün içersinde Albay Hulûsi Ağabey ziyarete gelmişti. Barla’dan ayrılışından sonra ilk defa ziyarete geliyordu. Demek yirmi sene sonra gelmişti. Üstadımız ona çok iltifatta bulundular. Bir ara Hulûsi Ağabeye, ‘Sungur benim evlad-ı maneviyemdir, senin de evlad-ı maneviyendir’ demişlerdi. Hulûsi Ağabey ziyereti müteakiben ayrılıp otobüse bindiği zaman, Hz. Üstad beni gönderip, ‘Benden ayrılalı yirmi sene geçtiği halde, sanki yirmi gün evvel ayrılmış gibi gördüm kendisini Hulusî’ye söyle diye’ demişti. Üstadımızın sözünü Hulusi Ağabeye naklettiğim zaman, o da aynen; ‘Hakikaten benim için de öyle. Üstadımdan hiç ayrılmamışım, daima yanında kalmışım gibi beraberliğimi anlıyorum. Bunu ben de hissettim ve yaşadım’ meâlinde cevapta bulundu.

“Mevzu, şimdi Hulusi Ağabeye geldi. Hazret-i Üstad Barla’da iken kendisi Eğirdir’de üsteğmen-yüzbaşı idi. Hz. Üstadın ilk talebelerinden. Sekizinci Lem’a olan keramet-i Gavsiyede ismi var. Gavs-ı Âzam Abdülkadir Geylani Hazretlerinin bir kasidesinin sonunda ‘ Ve kün kadiriyye’l-vakti lilahi muhlisen, taişü saiden sadıkan bi muhabbeti’ fıkrasının ‘lillahi muhlisen’de yer alan Hulusi, ihlası cihetinden de Nur’un birinci talebesi…

“Üstadı ziyarete gelen muhtelif cemaatlere Hz. Üstadın bahsettiği bir hatıra ki, bu Hulusi Beyle alakalıdır ve manidardır. Üstadımız gelen ziyaretçilere sohbet ve ders esnasında bazen coşardı. Risale-i Nur’un bu millet ve memlekete en büyük faydasını ve komünizmi önlediğini ifade ederken çok zaman şöyle söylediğine şahidiz: “Soruyorum size! Yedi yüz milyon Çin’i ve yarı Avrupayı alan bir kuvvet niçin bize ilişemiyor? Halbuki bin yıllık bize hayfı var. En evvel bize ilişmesi lazımdı. Yemin ediyorum, Vallahi! Şu Kur’ân hakkı için, Kur’an-ı Hakim perde olmuştur. Ve onun bu asrın fehmine bir dersi olan Risale-i Nur en büyük sed olmuştur. Mesela, Nur’un miralay bir talebesi (yanındaki talebesine hafif sesle Hulusi Bey diye söyler) Urfa’dan Kars’a kadar komünizme karşı bir set çizdi. Nur’larla, Nurdan çıkardığı mev’izelerle, komünizmi durdurdu’ diye Şarktaki mebdedeki hizmetinin ehemmiyetini yâd ederdi. Lillahil hamd sonradan başta Urfa olarak Diyarbakır, Erzurum ve Van gibi Şarkın mühim merkezlerinde zuhur eden kahraman şakirtler, sıddık hocalar, bahadır zatlar ve daha binler talebeler, Nur’un fedakâr hadimleri Şarkta, en mühim mevkide, Rus hududunda komünizme karşı büyük hizmetle ifâ ettiler. Sarsılmadılar, geri çekilmediler.

“Şimdi ise Şarkın her vilayet ve kazasında, binler sadık fedakâr Nur talebeleri, Risale-i Nurun düsturları dairesinde birer Genç Said manasında hizmet-i Nuriyeye devam ediyoralar.

“Bölücülüğün karşısında Nur talebeleri” 

“Üstadımız Doğu Üniversitesi için gösterdiği büyük alâkasının semeresini Erzurum Üniversitesi semeredar neticeleriyle çok güzel gösterdi. Ve her tarafa nuranî sümbüller neşrettiği gibi Urfa, Gaziantep, Diyarbakır, Van gibi mümtaz beldeler dahi âlemde külli hizmetlere medar oldular. İlk defa Urfa’da teessüs eden dershane-i Nuriye ve Ceylan, Zübeyir, Abdullah ve Hüsnü gibi Hz. Üstadın gönderdiği taleber , Şarktaki hizmetin Hulusi Ağabeyden sonra ilk nüvesini teşkil ettiler. Seyyid Salih de Urfalı olup âlem-i İslâmla irtibat-ı manevide, ehemmiyetli hizmette bulundular. Diyarbakır’da Mehmet Kayalar’ın gayretli ve oralardan çıkan muhterem âlim ve sadık talebeler, Nur’ların o havalide intişarına, inkişafına vesile oldular. Ve Gaziantep’ten çıkan sadık Nur talebe ve hadimleri de Nur dairesinin feyizli çiçekleri hükmünde Anadolu’yu şenlendirdiler. Şimdi de Şarkın her vilâyet ve kazasında ve hatta bazı köylerinde bile Nur dershaneleri bulunmaktadır. Bu arada şu hususu da ehemmiyetle tebarüz ettirmek yerinde olacaktır. Şarkta Risale-i Nur hizmetinin uhrevî, mânevi, îmanî neticesinden başka; millet ve memleketin saadetine, birlik ve beraberliğin teminine de en büyük sebep teşkil ettiği hususu, inkârı imkânsız bir vakıadır, bir gerçektir. Bu mesele, müstakil bir mevzu olarak ele alınıp elbette bir gün bütün haşmetiyle dünya efkâr-ı umumiyesinin nazarına arz edilecektir. Gündüze gece diyecek kadar körleşen bir kısım bedbahtların, Said Nursî ve talebelerine gerçeğin zıddı ithamda bulunanların asılsız yüzlerine, o asılsız isnatlar çarpılacaktır. Heyhat! O ithamlar nerede? Hazret-i Said’in binler külli ve kudsî hizmetlerinden başka, millet ve memleketin bütünlüğüne birlik ve beraberliğine dair bir asır boyunca Risale-i Nur’la ve talebeleriyle yaptıkları müsbet hizmeti nerede? Zaman gösterdi ki, o isnadı yapanların asıl kendileri bölücülük yaptılar, kışkırttılar, körüklediler. Karşılarında yine Nur talebelerini buldular. Evet Şarktaki o bölücü kışkırtmalara karşı iman nuruyla mukabele edenler yine Nur talebeleri oldular.

“Neden onlar oldular? Çünkü, Türk, Kürt İslâmın kahraman bahadırları ve cihad hizmetinde halis kardeştirler. Bölücülüğü kışkırtanlar ise parçalayıp yutmak isteyen İslâmın ezeli düşmanlarıdır. Bu itibarla Şarktaki Nur talebeleri, bu korkunç planı Nur-u imanla gördüler. Türkün ve dolayısıyle İslâmın aleyhinde, dehşetli oyuna gelmediler, aldanmadılar.

“Üstad konuştuğu kimselerin kabiliyetine göre hitap ederdi”

“O sene, yani 1950 yazında Üstadımızla beraber Emirdağ’da hayatımızın en mesud günlerini yaşadık. Ziya ve Zübeyir Ağabeyle beraber, Hz. Üstadın evinin karşısında eski bir odada kalıyorduk. Emirdağ’da Çalışkanların dükkânı, bir hizmet merkezi idi. Çalışkanlar hanedanı ise bahtiyar hanedan idi. O zaman Emirdağ’da çok muhterem bir cemaat-ı Nuriye de vardı.

Zaten Üstadımız nereye gitse, nerede ikâmet etse böyle nurânî bir cemaat meydana gelirdi. Hz. Üstadın yanına gelenlerle, görüştüğü kimselerle, kabiliyetlerine göre konuşur, hitab ederdi. Bittabbii herkes Üstüddan razı ve hoşnut olurdu. Gelenler de ayrı ayrı istidatta insanlardı. Üstadımız bazılarına Risale yazdırırdı. Kaymakam, Savcı v.s. zevatla konuşacak olanlara ona göre vazife verirdi. Üstadımızın teveccüh ettiği, hizmet tevdi ettiği zevat ise, zamanla çok istifade gördüler. Anlayış ve idrak kabiliyetleri arttı. Evet, Üstadımız, temas ettiği insanların hamiyet damarlarını tahrik eder, bihassa onları bulundukları köy, kasaba, dükkan ve tarlasından başka, dinî, İslâmî hakikatler, Allah, Peygamber hukuku olarak alâkalanacağı daireyi ona telkin ederdi. Herkeste İslâm dinine ait bir hamiyet peyda olur, gelişirdi. İslâmiyet namina, Kur’ân hesabına, vatan millet namına en yüksek makamata, icraatlara nazarlara çevrilir, ya takdir ve tahsin veya tenkit ve tahkir yapılır, bu suretle Allah için muhabbet, Allah için adavet sırrı zahir olurdu. Artık İslâm, o insanın gayesi olur, dünyada iman ve İslâmın teâlisine hasr-ı himmet ederdi. Zaten bu gibi şeyler, insanın dünyaya geliş hikmetleridir. En başta iman olarak ve iman nuruyla bakış esas olmak şartiyle…

“Bu asrın Sultân-ı Abdülkadiri Bediüzzaman’dır”

“Üstadımız yanında iken birgün, Keçili köyü bağlarında Üstadımızın kaldığı bağ evinin altında idik. Ben muallimlikten ihracımdan dolayı Şura-yı Devlet (Danıştay) nezdinde dava açmıştım. Mahkeme günü geldi. Ankara’ya gidecektim. Arzettim. Bana, müdafaatımda söyleyeceğim bazı şeyleri ifade ettiler. Hatta Haşir bahsine dair İbn-i Sina’dan bahsetti, müdafaatında böyle böyle dersin demişti. Lakin ben fikren ve aklen Üstadımın söylediklerini ihata edemiyordum. Belki şiddet-i muhabbetimden o anda bütün dediklerini anlıyor, zevk ediyordum. Fakat fikren ilhata edemiyormuşum. Demek kalb kulağıyla Üstadımı dinliyormuşum. Lillahilhamd, 1954’ten sonraki senelerde verdiği dersler, ikaz ve ihtarlarla akıl ve fikrimizi açtılar. Bu sahada da tarifi imkansız lütuflara nail oldum. Sonsuz şükürler… O sene, Eylül’den sonra mektepler açılmaya başlama zamanı, beni tekrar Ankara’ya; Ziya’yı İstanbul’a gönderdi. Ankara’da Abdullah, Salih, Ahmed ve Ziya Nur gibi kardeşlerle beraberdik. Ceylan’ı da, Üstadımız, hapisten tahliyeden sonra Urfa’ya göndermişti. Urfa’da 6 ay kaldıktan sonra Emirdağ’a döndü. Üstadımız Ceylan’ı da Ankara’ya gönderidi. Üstadımızın emriyle o sene beraber kaldık. Hatta bir ara Seyyid Salih ile de beraberdik. Seyyid Salih tıbbiyede okuyordu. Fıtratı icabı çok faal ve gayyur idi. Dershenede durmak yerinde, bize göre dış faaliyetlerde bulunurdu. Sonra Üstadımız ona, benim harciye nazırım’ diye iltifatta bulunurdu. Sonra anladık ki, bu daire-i Nuriyede, bu fabrika-i maneviyede her çeşit hizmet erbabına, kabiliyetlere göre ihtiyaç vardı. Ve hizmet, bütün bu ayrı ayrı kabiliyetlerin inkişafına medar oluyordu. Elhamdü lillahi hâzâ min fadli Rabbî…

“Ankara’da, 1950 sonbaharında Üstadımız, bize Osman Nuri Efendi ile tanışmamızı söyledi. Üstadımız ona mektup göndermişti. O da Üstadımıza o günlerde sık sık mektup gönderiyordu. Bu zat harb-i umumide Alay Müftülüğu yapmış ve harpten sonra da Ankara’da 25 sene Millî Müdafaa Müftülüğünde bulunmuş mübarek bir zattı. Üstadımız ona, Ankara’da Hasan Feyzi yerinde ehl-i kalb bir mübarek zat olarak bakardı. O da Üstadımızı çok takdir ederdi. Devr-i Meşrutiyetten tanımış ve Eski Said’in bütün eserlerini okumuştu. O zatın Hz. Üstad hakkında, çok üstün takdir hisleri taşıdığını görürdük. Kaç defa işittim, Üstadı soranlara şöyle diyordu: “Bu asrın şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî’si ve Nakşibendî-i Kudsîsi ve Sultan-ı Abdülkadirî’si Bediüzzaman’dır.’

“Üstadımızı Ankara’ya davet ediyordu. ‘Bir hücre yaptırıyorum, mutlaka gel’ diye ricada bulundu. Üstadımız sonra, ‘Ankara’daki talebelerim o medrese-i Nuriyede benim yerime kalsınlar’ diye mektup gönderdi. Emirdağ Lahikası 2. ciltte bu mektup var.

“Üstad Millet Partisi’ne iltifat etmezdi”

“Merhum Osman Nuri Efendinin, Ankara’da çok tanıdıkları vardı. Hatta askerî temyiz reisi Kemal Kalkan Paşa müridlerinden imiş. Denizli beraatının temyizdeki tasdikinde hizmetleri olmuş. Ankara’da sivil ve askerî cenahta çok tanıdıkları vardı.

“İlk Millet Partisi, Osman Nuri Efendinin evinde 33 kişilik bir heyet tarafından ve tamamen İslâmiyet için çalışmak gayesiyle kurulmuş. CHP karşısında ahrar tâbir ettiği Demokratların bölünmesi için ve dolayısı ile şark-ı şimalîden çıkan dehşetli dinsizlik cereyanının, bu bölünmelerle ehl-i imanın kuvveti zaafa uğramasıyla, bu vatanı istilâsına meydan vermemek gibi, en önemli bir mesele için Hz. Üstad, Millet Partisi gibi bölünmelere iltifat etmezdi. Onun için kaleme aldığı birkaç yazı ve makalelerinde bu hususu şöyle tesbit etmişti:

“Millet Partisi ise; eğer ittihad-i İslâmdaki esas olan İslâmiyet milliyeti ki, Türkçülük onun içinde mezcolmuş bir millet olsa, o Demokratın mânasındadır. Dindar Demokratlara iltihak etmeye mecbur olur. Frenk illeti tâbir ettiğimiz ırkçılık, unsurculuk fikriyle Avrupa, âlem-i İslâmı parçalamak için içimize bu frenk illetini aşılamış. Fakat bu hastalık ve fikir, gayet zevkli ve cazibedar bir halet-i ruhiye verdiği için pekçok zararları ve tehlikeleriyle beraber, zevk hatırı için her millet cüz’î, küllî bu fikre iştiyak gösteriyorlar.

“Şimdiki terbiye-i İslâmiyenin za’fiyetiyle ve terbiye-i medeniyenin galebesiyle ekseriyet kazanarak başına geçerse; ekseriyet teşkil etmeyen ve ancak yüzde otuzu hakiki Türk olan ve yüzde yetmişi başka unsurlardan olanlar, hem hakikî Türklerin, hem hakimiyet-i İslâmiyenin aleyhine cephe almaya mecbur olacaklar. Çünkü İslâmiyetin bir kanun-u esasîsi olan bu âyet-i kerime; ‘Velâ tezirû vaziretün vizra uhrâ’dır. Yani birisinin günahiyle başkası muaheze ve mesul olmaz. Halbuki ırkçılık damariyle bir adamın cinayetiyle mâsum bir kardeşini, belki de akrabasını, belki de aşiretinin efradını öldürmekte kendini haklı zanneder. O vakit hakikî adalet yapılmadığı gibi, şiddetli bir zulüm de yol bulur. Çünkü, ‘ Bir masumun hakkı, yüz caniye feda edilmez’ diye İslâmiyetin bir kanun-u esasîsidir. Bu ise çok ehemmiyetli bir mes’ele-yi vataniyedir. Ve hakimiyet-i İslâmiyeye büyük bir tehlikedir.

“Madem hakikat budur. Ey dindar ve dine hürmetkâr Demokratlar! Siz bu iki partinin gayet kuvvetli ve zevkli ve cazibedar nokta-ı istinadlarına mukabil, daha ziyade maddî ve mânevî cazibedar nokta-ı istinad olan hakaik-i İslâmiyeyi, nokta-i istinad yapmaya mecbursunuz. Yoksa sizin yapmadığınız eskiden beri cinayetleri, nasıl eski partiye yüklüyorlarsa, size de yükleyip, Halkçılar ırkçılığı elde edip; tam sizi mağlûp etmeye bir ihtimal-i kavî ile hissettim. Ve İslâmiyet namına telâş ediyorum.

“Milliyetçilere gelince;

“Eğer bu partide sırf İslâmiyet esas olsa, Demokrat Partiye yardım ettiği gibi, muhalif ve muarız olmayarak iktidara gelmesine çalışmaz. Eğer bu parti, Irkçılık ve Türkçülük fikri esas ise, birden hakiki Türk olmayan bu vatandaki ekseriyetin ancak onda üçü Türktür, kalan kısım da başka milletlerle karışmıştır. O zaman hürriyetin başında olduğu gibi, bu asil ve masum Türk milleti aleyhine bir milliyetçilik tarafgirliği meydana gelecek, o vakit hakikî Türkleri ecnebiler boyunduruğu altına girmeye mecbur edecek. Veya Türkleşmiş sair unsurdan olan ve bu vatanda mevcut ırkçılık ve unsurculuk damariyle bir ecnebiye istinad ile masum Türk milletini tahakkümleri altına alacaklar. Bu durum ise dehşetli, tehlikeli olduğundan, Kur’ân ve vatan ve millet hesabına, dindar ve dine hürmetkâr Demokrat Partinin iktidarda kalmasını te’min etmeleri için ders veriyorum’ dedi.

“Ankara’da hükümetle temaslar”

” Ankara’ da, 1950 senesinin son aylarında, okulların ve üniversitelerin açıldığı zamanlarında kalışımız, biiznillah, hizmete medar oluyordu. Hz. Üstad Ankara’ya çok ehemmiyet veriyordu. Bu aciz, her köyden ayrılışımda Hz. Üstadın hizmetinde, yanında bulunmak, ondan ders ve terbiye almak ümit ve hayaliyle yaşadığım ve huzuruna vardığım halde; on, on beş, yirmi gün bırakıp, Ankara’ya gönderiyordu. Ankara’da, payitaht-ı hükümetteki hizmetin ehemmiyetini ifade buyuruyordu. O zamanda Ankara’da zaman zaman bulunanlar arasında Abdullah, Ceylan, Hüsnü de vardı. Rahmetli Ceylan Urfa’dan gelmişti. Hz. Üstadın emriyle Ankara’da kaldı. Müteaddit dershanelerde beraber kaldık. Bir ara Seyyid Salih, Ziya Nur da beraberdi. Ahmet Atak, Mülkiyede okuyor, evinde kalıyordu. Hüsnü Bayram da Safranbolu’dan gelmiş, hizmet-i Nuriyeye atılmıştı. Demokratların iktidara gelmesiyle üniversite muhitlerinde cüz’i külli hizmetler de başlamıştı. Üniversite mescitlerinde konferanslar veriliyordu. Hep Risale-i Nur’dan ve hizmet-i Nuriyeden bahsediliyordu. Afyon mahkemesi de sona ermediği için temyiz mahkemesi ile Adliye Vekili, Başvekil ve Heyet-i Vekîle ile mecburi temaslar oluyordu. Hazret-i Üstadın o makamlara beyanat ve ihtar mahiyetindeki yazıları vardır. Meb’uslarla bilhassa temaslar oluyordu. Afyon Mebusu Gazi Yiğitbaşı ve Isparta Mebusu Tahsin Tola Risale-i Nur’a ve Nurculara yakından alâkadarlık gösteriyorlardı.

“Eskişehir’de neşriyat hizmetleri”

“Sonra Ticani hadiseleri çıktı. Ceylan’la biz, Adapazarı’na ve İstanbul’a gittik. Sonra Emirdağ’a geldik. Hazret-i Üstad Ceylan’la beni Eskişehir’e gönderdi. Eskişehir’de Hafız Osman’ın evinde kaldık. Üstadımızın emir ve tavsiyeri üzerine, el-Hüccetü’z-Zehra’yı, yeni ve eskimez harfle teksirle neşrettik. Aynı zamanda İkinci Şua, Hutbe-i Şamiye, Hakikat Çekirdekleri’ni de neşrettik. Hutbe-i Şamiye’yi Üstadımız, Türkçeye tercüme etmişlerdi. Eskişehir’de, görüşmeler ve bilhassa subay ve astsubaylarla temaslar oluyordu. Temaslarımızda mutlaka Nur’lardan imana ve ibadete dair bahisler okunur, mukaddes dinimize dair anlayış ve talimde bulunulurdu. Bir askere, bir muallime, bir subaya veya bir doktora, bir mühendise, imana dair bir bahis okumayı, bir ders yapmayı, kainatta en büyük mesele telakki ederdik. Gerçek de bu idi. Zaten ezelden ebede kadar herşey, bütün zamanlar ve mekânlar, dünya ve ahiret herşeyin sahibi, maliki, mutassarrıfı olan Allah’a imana dair olan zahiren en küçük mesele, hakikatte en büyük ve daimi bir mesele olarak bilmeyi Nur’lardan ders aldığımızdan, imana, Kur’an’a ait en küçük bir mesele, nazarımızda en büyüktür. Ehl-i dünya, Nur talebelerinin, doğrudan uhrevi ve rıza-yı Hakka müteveccih ve dolayısıyle millete, memlekete, emniyet ve asayişe de faydalı, en müessir hizmetlerinde dünyevi, sûri düşünceler zannettiler ve o zanla hapisler, nefiyler, zulümler tevali edip gitti.

“Üstad Eskişehir’de”

“Nihayet 1 Muharrem 1371 günü Hazret-i Üstadımız bazen Büyük Ceylan dediği Mehmet Çalışkan Ağabey ile Emirdağ’dan Eskişehir’e geldiler. Yıldız Otelinin bir odasına yerleştiler. Çalışkan Mehmet Ağabey, izin isteyip geri döneceği zaman, mübarek Üstad; ‘Muhammed! Yüz senelik hizmet yaptınız’ diye iltifatta bulundu.

Hazret-i Üstadın bu nev’i iltifat gibi görünen kelamları, derinliğine ve yüksekliğine olarak ebede doğru mânâlar taşır. Çünkü, o, bu zamanda hakkın bir tercümanı, hakikatın mübelliği idi.

“Artık bundan sonra Hazret-i Üstad Emirdağ’da pek kalmadı. Gelip gitti ve irtibatını da kesmediler.

“Bundan sonra Isparta’ya gidip bir müddet kaldıktan sonra Gençlik Rehberi Mahkemesi münasebetiyle İstanbul’a gitti. Tekrar Emirdağ’a avdet edip 1953 senesi ortasına kadar Emirdağ’da ve bazan Eskişehir’de ikamet edip son yedi senelik hayatını geçirmek üzere Isparta’ya gelmiş ve orada ikamet etmiş. Yanındaki talebe ve hizmetkârlarına Risale-i Nurdan Arabî Mesnevî-i Nuriye ve İşârâtü’l-İcaz’ı ve sonra da Ankara ve İstanbul’da neşredilen Risale-i Nur mecmualarını defalarca ders usulü okuyarak dersler vermiştir.

“Üstadın askerlere dersi ve bakışı”

“O zamanlarda Eskişehir Hava Üssünden subay, astsubay ve askerler Hazret-i Üstadın ziyaretine geliyorlardı. Üstadımız Eskişehir’e ayrı bir ehemmiyet verirdi. Gelen subay ve astsubaylara çok samimi davranırdı. Risale-i Nur’un maksadını ve hakikatını, kendi gayesini ve hayatından hatıraları anlatırdı. Bilhassa ordunun üzerinde çok dururdu. Asırlar boyunca Kur’an’a hizmet eden ve zemin yüzünde tevhid-i İlahi bayrağını galibane gezdiren ve hak, hakikat nurunu neşreden kahraman ordunun imanlı zabitlerinin her saati, çok saatler ibadet hükmüne geçtiğini ve imanlı bir subayın hizmeti bin hükmünde olduğunu ifade buyuruyorlardı. Ve namazını kılanların, her bir saatinin 10-20-30 saat ibadet hükmüne geçtiğini, askerlik, saatlerinin bakileşip, ebedi neticeler verdiğini vesaire ders verirdi. İman-ı tahkikî kazanmalarını arzu ederdi. 10-20-30 saat demesi, karada, denizde, havada hizmet eden imanlı askerler içindir. Hem anarşiliğe karşı, askerlerin maddi mücahidler olduğunu söylerdi.

“Hakiki Türkler zulmetmez”

“Hazret-i Üstad, iman nuruyla baktığı için Anadoluyu çok severdi. İslâmın ileri karakolu olarak bakardı Türkiye’ye… Ve burada meskûn ahaliye kalbinin tâ derinliğinden şefkat gösterirdi. Türk milletini çok severdi.

“Ben bakıyorum; kim bana zulmediyor, dikkat ediyordum, onlar katiyen Türk değillerdir. Çünkü, hakiki Türklerde zulmetmek damarı yoktur. Bana zulmedenler, Türklük perdesi altına girmiş başka millettendir, ‘ ve ‘ Her milletten ziyade yüksek bir haslet, bir manevi kahramanlık Türklerde görüyorum’ derdi.

“Birgün, Eskişehir’de, Yıldız Otelinin üst katında Hazret-i Üstadın odasında hizmetindeydik. Bir kuşluk vakti idi. Beş adet jet uçağı otelin üstünden şiddetli ses çıkararak geçtiler. Pencereler de açık idi. Hazret-i Üstad gülümseyerek, ‘İnşaallah bunlar bir zaman İslâmiyete büyük hizmetler edecekler’ dedi. Ve ilaveten, ‘Sungur, askeriyede bir ruh var. O ruh, benimle dosttur. Bilmiyorum, ya o bir kişidir veya cemaattir; sağdır ve ölüdür; velîdir veya kutubdur. Bilmiyorum, fakat bir ruh var ki; o ruh benimle dosttur’ diye beyanda bulundular.

“Bunlarla iftihar ediyorum”

“Yine bir gün Isparta’da odasında idik, jet uçakları geçmişti evin üstünden. Gürültülerini duymuştuk. Hazret-i Üstad derinden derine sevinçli bir halde şöyle buyurdu:

“Ben bunlarla iftihar ediyorum. Benim nev’imin icadı olduğu için, sair kainat kardeşlerime karşı nevimin hesabına iftihar ediyorum.’

“1951 sonbaharlarında Eskişehir’de hizmetinde bir müddet bulunduktan sonra Hazret-i Üstad, tekrar beni Ankara’ya gönderdi ve havacılardan Başçavuş Ahmet kardeşi hizmetinde bulundurdu. O zaman Eskişehir’de çok canlı bir cemaat mevcuttu.

“Şeyh Hacı Hilmi Efendi”

“Muttalipli Şeyh Hacı Hilmi Efendi, Hazret-i Üstadımıza yakından alakadardı. Hem o, hem Çalışkan’ların babaları Şeyh Hacı Ali Efendi gibi Konya civarlarında da Seydişehirli Hacı Abdullah Efendinin  mensupları, umumiyetle Nur’a talebe olmuşlardı. Hazret-i Üstad bu merhum büyük veli zatı rahmetle yad ederdi. Ve ‘Seydişehirli Hacı Abdullah Efendinin bütün mensupları benimle alâkadardır. Risale-i Nur’a âlakadarlık gösteriyorlar’ derdi. Bir gün Hz. Üstad, odanın anahtarını bana vermişti. Kapıyı da onun emriyle kilitlemiştim. Ben dışarıda iken Hacı Hilmi Efendi gelmiş, sonra geri gitmiş. Hz. Üstad, ‘Bunda bir hikmet var’ dedi. Sonra geri geldi, görüştüler.

“Gençlik Rehberi davası için Üstad İstanbul’a geldi”

“Ben Ankara’ya gittikten bir müddet sonra Hazret-i Üstadımız, Isparta’ya gitmişlerdi. Orada Hüsrev Ağabeyin oturduğu evin üst kısmında bir müddet ikamet buyurduktan sonra, Gençlik Rehberi Mahkemesi dolayısıyla İstanbul’a geldiler. Hanımlar  Rehberi’ndeki “Hasbihal” ve Nur Âleminin Bir Anahtarı’ndaki mektup o senede bir kısmı Isparta’da, bir kısmı da İstanbul’da neşredilmiştir.

” İstanbul Mahkemesi ve o sebeple İstanbul’da ikameti, çok hizmetlere medar olmuştur. Kendileri bu husus için, Nur Âleminin Bir Anahtarı’nda dercedilen bir mektubunda şöyle der:

“Size bütün ruh’u canımızla müjde veriyoruz ki, Nurculardaki tam ihlâs ve hakiki sadakat ve sarsılmaz tesanüd vesilesiyle başımıza gelen bütün musibetler, hizmet-i imaniyemiz noktasında büyük nimetlere çevrilmiş ve perde altında hatır ve hayale gelmeyen Nur’un fütuhatları oluyor…

“Meselâ, Isparta’dan buraya mahkemeye gelmekliğim için yüz banknot, otomobile mecburiyetle verildi. Sizi temin ediyorum ki; yalnız bu meselede ve yalnız Rehber’e ait ve yalnız benim sahsıma ait meydana gelen ve gelmeye başlayan netice-i hizmete, iki bin banknot verseydim yine ucuz sayacaktım. Umuma ait neticeleri de buna kıyas edilsin… Said Nursî.’

“Gençlik Rehberi Mahkemesi, üniversite talebesi Muhsin Alev’in aynı eseri tab etmesinden dolayı açılmıştı. Hazret-i Üstadın İstanbul’a teşrifleri İstanbul âfakında heyecan ve sürur uyandırdı. Yeni nesil, gençlik arasında büyük bir sevgiyle karşılandı. Nur’ların bundan sonra daha da intişarına, inkişafına, okunmasına ve yayılmasına vesile oldu. İstanbul, çok cihetlerden merkeziyet arzeden bir beldedir. Bilhassa her türlü neşriyatın merkezidir. Elbette Risale-i Nur burada, İstanbul’da, merkezî bir hüviyetle varlığı, neşri, hizmeti, umum Anadolu’ya, dünyaya, Nur’un sesini duyurması noktasından ehemmiyetli idi.

“Hz. Üstad Ankara, İstanbul, Urfa ve Diyarbakır gibi yerlerle bizzat alakalanmış, kendisine hizmet merkezleri kabul etmiştir. Her birisi merkezi bir mana taşıyordu. Bu itibarladır ki, bu merkezlerde çalışan, hizmet eden Nur talebelerine Hz. Üstad ayrıca önem verirdi.

“O zaman İstanbul’da Hz. Üstadın eski talebelerinden çoklar vardı. Ve Denizli hapsinde yatan Van’daki eski talebelerinden Seyyid Şefik Efendi ve Gönenli Mehmet Efendi ve Medresetü’z-zehra erkânlarından Refet Bey ve Hafız Emin gibi talebelerinden çoklar vardı.

“Hz. Üstadımız talebelerine metanet bahşeden iltifatlarda bulunurdu”

“Yeni Said’in, yani Hz. Üstadın artık son hayatının, son hizmet devresinin hâdim ve naşirlerinden de Cenab-ı Hak fedakâr genç Saidleri ihsan buyurmuştu. O zaman İstanbul’da başta Ahmet Aytimur, Ziya, Abdülmuhsin olarak Üzeyir, Galib, Hakkı ve Mehmet Fırıncı gibi genç Saidler hizmet-i Nuriyeyi omuzlamaya başlamışlardı. Sonra Mehmed Emin Birinci de İstanbul’daki hizmete dahil oldu.

“Hz. Üstadın İstanbul’a gelişleri ile yeni hizmet ve yen bir neşriyat kadrosu da, Rahmet-i İlahiye tarafından ihsan ediliyordu. Lillahilhamd hem İstanbul, hem Ankara, hem Urfa ve Diyarbakır gibi Nur’un hizmet merkezleri meydana gelip kısa bir zamanda her tarafa Nur’un yayılmasına vesile oldular. Hz. Üstadımız muhtelif vesilelerle görüştüğü Nur hadim ve naşirlerine, talebelerine gayret, sabır, metanet bahşeden iltifatlarda bulunurlardı.

“Üstadımız duaları, teşvik ve terğipleri ise, hizmet edicilere ruh hükmüne geçmiştir. Çünkü onun mübarek nefesi, hayat bahşeden bir tiryak gibi idi. Bakışı da, nazarı da aynen öyle… İşin aslı zaten, bir ruh-u kudsînin ayrı ayrı teveccühleridir. Üstadımız Ahmet Aytimur’a defaatle;

“Seni on şeyhülislâm yerinde, on fetva emini Ali Rıza yerinde kabul ediyorum’ diye iltifatta bulunurdu. Mehmet Fırıncı’ya da bir gün, İstanbul’un Hüsrev’i demişti. Her bir talebesine böyle iltifatları olur, onlara sarsılmaz bir metanet kaynağı lütfederdi. Ben şimdi hepsini hatırlayamıyorum ve bilemiyorum. Hz. Üstad, görüştüğü ve ziyaretine gelenlere, talebelerine her birisine böylece ayrı ayrı tebrik ve iltifatlarda bulunurdu.

“Nur’un en büyük kahramanı”

“Üstadımızın bu şekil talebelerine iltifatkar sözleri, yabana atılacak (hâşâ) kuru laflar değildir. O mühim zamanlarda, talebelerini azami fedakârlığa  sevkeden birer İlâhi tecelli  idi onlar… 1958 Ankara mahkemesinde avukatımız olan ve sonra Hz. Üstadın da avukatlığını üzerine alan Bekir Berk’e;

“Nur’un en büyük kahramanı, Nur’un en büyük kahramanı’ vesaire iltifatları, bilâhare 1971 İzmir mahkemesinde Savcı Nureddin Sayer’in Hz. Üstada, Nur’a ve Nurculara çok dehşetli hücumu esnasında, Bekir Berk’in pervasız çıkışı ve Üstadı kahramanca müdafaası gibi sair fedakarane hizmetleri, Hz. Üstadımızın beyanlarını teyit etmiştir.

“Isparta Mebusu Dr. Tahsin Tola anlatıyor:

“1956’dan sonra Risale-i Nur’un resmen neşri gibi hizmetlerin ifası zamanında, Hz. Üstadı Isparta’da ziyaret etmiştim. Çok iltifatlarda bulundu. Ve ‘ Hatta aynen yanımdakilerle berabersiniz. Bana öyle deniyor’ gibi cümleler mübarek lisanından dökülüyordu.’

“Bütün bunlar, gerçekte var olan, nefsülemirde mevcut olan, bir kudsi hakikatın tereşşuhatlarıdır. Veya Hz. Üstad öyle kabul ediyor, dua ediyor ve temenni ediyordu. Aslında malum olduğu üzere, Cenab-ı Hakkın nazar-ı takdiri ve kabulü esastır. Ve bu daire hayattar, ruhani, nurani bir dairedir. Herkes ihlasına, sadakat, sebat ve fedakârlığına göre, hakikat âlemine ne aksederse, ona nail olur. Hz. Üstadımızın iltifatları, o hakikatlerin bayanıdır. Veya bir dua-yı manevidir veya bir temennidir veya hayattar bir ricadır. Cenab-ı  hak öyle kabul eder, Allahu âlem. O kudsi ruh, ayrı ayrı kabiliyetleri böylece  çalıştırmşır, hakikat canibine sevketmiştir. Cenab-ı Haktan bütün Esma-yı Hüsnasını şefâatçı yaparak niyaz edip yalvarıyoruz ki, bizi ihlas-ı etemme nâil buyursun. Sırat-ı müstakimde hak ve hakikat yolunda ve onun bu asırdaki tezahürü Risale-i Nur dairesinde kemal-i sadakat ve metanetle daim yürütsün ve rıza-yı kudsîsine ulaştırsın. Amin, bihürmeti seyyidi’l-mürselîn.

“Malatya hadisesi diye adlandırılan Ahmet Emin Yalman’ın yaralanma hadisesi, dindarlara, milliyetçilere karşı cephe almaya vesile oldu. O sebeple geniş tevkifat başladı. Demokratları iğfal ettiler. Bütün milliyetçi kadroları tasfiyeye, şubelerini kapatmaya başladılar. Ve bunun neticesi olarak geniş dairede intibaha başlayan milliyetçi, mukaddesatçı cereyan geri çekildi ve Demokratların ileride başını yiyen solculuk gayretleri meydan bulup, fırsat bulup yeniden canlanmaya başladı. İktidar partisinde bulunanlar sağ, sol ikisine de çatmaya başladılar Hz. Üstad Bediüzzaman bu hususta ikazlarda bulundu. Sağa çatmanın sola yardım olacağını ihtar etti. İşte o ikazlardan birisi budur:

“Küfür ile iman ortası yoktur”

“Küfür ile iman ortası yoktur. Bu memlekette İslâmiyete karşı komünist mücadelesi, ortası olamaz. Sağ ve sol, ortası üç meslek icab ettirir. Eğer İngiliz, Fransız deseler hakları var. ‘Sağ İslâmiyet, sol komünistlik; ortası da nasraniyet’ diyebilirler. Fakat bu vatanda küfr-ü mutlaka karşı iman ve İslâmiyetten başka bir din, bir mezhep olamaz. Olsa, dini bırakıp komünistliğe girmektir. Çünkü hakiki bir Müslüman hiçbir zaman Yahudi ve Nasranî olamıyor. Olsa olsa dinsiz olup tam anarşist olur.

“…İnşaallah, Maarif ve Adliye Vekilleri gibi sair erkânlar da bu ehemmiyetli hakikatı tam anlayacaklar. Sağ-sol tâbiri yerine, hak ve hakikat ve Kur’an ve îman kuvvetine dayanıp bu vatanı küfr-ü mutlaktan, anarşilikten, zındıkadan ve onların dehşetli tahribatlarından kurtarmaya çalışmalarını Rahmet-i İlâhiyeden niyaz ve rica ediyoruz… Said Nursî.’

“Malatya Hâdisesinin tesirleri”

“Malatya Hâdisesinin tepkileri mukaddesatçı muhitte, yani umumiyetle Türk milletinde büyük oldu. Bir tek Ahmet Emin Yalman’a kurşun sıkılması, sanki hükümet siyasetinin ve devlet idaresinin yön değiştirmesine sebep olup 27 yıllık ceberut idareden sonra bir parça nefes alarak varlığını duyurmaya kalkışan milliyetçi, mukaddesatçı, hürriyetçi çevreler, susturulmaya başlandı. Göz dağı verildi. Tevkifler başladı. Ve Başvekilin o malum Gaziantep nutku, Demokrat Parti’de bulunan dindar Demokrat mebusları da hedef alan ve milliyetçi çevrelerde, 180 derece yön değiştiren bir üslûp ve davranış olarak kabul edildi. Zaten idarî iktidardan düşmemiş olan eski zihniyet, Demokrat reislerin bazı desise ve iğfalata, tahrikata kapılarak yaptıkları hareketler ve galeyanları neticesi, tekrar kuvvet buldu. İrtica irtica diye vaveylaya başlayan solcular, dindarlara ve dolayısıyle Demokrat idareye karşı hücuma geçti.

“Hakiki irtica nerede ve kimde”

“O zaman Hz. Üstadın, ‘Kardeşlerim! Sizce münasip ise, Başvekile ve dindar mebuslara verilmek üzere ihtara binaen yazdırılmış gayet ehemmiyetli bir hakikattır’ başlığı altında kaleme alıp neşrettiği mektubu, dindarlara irtica ithamlarına çok yerinde bir cevaptır. Hz. Üstad bu yazılarıyle hakiki irticanın nereden ve kimde olduğunu ortaya koyuyor. Gönül isterdi ki, Emirdağ Lahikası’ndaki o mektubu, olduğu gibi aynen dercedeyim. Siyasîler, idareciler, ehli maarif herkes okusun da, o zamanlarda gerçeği haykıran ve az zaman sonra, hadiselerin kendini te’yid ettiği (lisanü’l-hak) Hz. Üstad anlaşılsın. O mektubun mukaddemesinde diyor:

“Kırk seneye yakın siyaseti terkettiğimden, ekser hayatım bir nevi inzivada geçtiğinden, hayat-ı içtimaiye ve siyasiye ile meşgul olmadığımdan büyük bir tehlikeyi göremiyordum. Bugünlerde o tehlikenin hem millet-i İslâmiyeye ve hem de bu memleket ve hükûmet-i İslâmiyeye büyük bir zarar vermeye zemin hazırlamakta olduğunu hissettim. Mecburiyetle, İslâmiyet milliyeti ve hâkimiyeti ve memleketin selâmeti için  çalışan ehl-i siyaset ve cemiyet-i beşeriyeye hamiyet ile çalışanlar için bana manevî bir ihtar edildiğinden ‘Üç Nokta’yı beyan edeceğim:

“Birinci nokta: Gazeteleri dinlemediğim halde bir-iki senedir ‘irtica ile itham’ kelimesi mütemadiyen tekrar edildiğini işitiyordum. Eski Said kafasıyla dikkat ettim, kat’iyyen gördüm ki: Siyaseti dinsizliğe âlet yapan ve beşerdeki en dehşetli vahşet ve  bedevîliğin bir kanun-u esasîsine irticaa  çalışan ve hamiyet maskesini başına geçiren gizli İslâmiyet düşmanları, gaddarâne bir itham ile ehl-i  İslâmiyet ve hamiyet-i diniye ve kuvvet-i îmaniye cihetiyle, değil dini siyasete âlet yapmak; belki de siyaseti dine âlet ve tâbi yapmakla; tâ İslâmiyetin kuvvet-i mâneviyesinden bu hükûmet-i İslâmiyeyi tam kuvvetlendirmek ve dört yüz milyon hakikî kardeşi arkasında ihtiyat kuvveti bulundurmak ve bir kısım zâlim Avrupa’nın dilenciliğinden kurtulmak için çalışanlara pek haksız olarak ‘irtica’ damgasını vurup onları memlekete zararlı tevehhüm etmeleri, yerden göğe kadar hadsiz bir haksızlıktır. Nümunelerinden birinci nümunesi: Bu asrın dehşetli zulmüne karşı bir sed olarak ikinci noktada beyan etmek zamanı geldi. Menşeleri iki kanun-u esasiye istinad eden iki irtica var… ilâ âhir.’

“En büyük ispat”

“Malatya Hadiselerinin  neticeleri Nur dairesinde de görüldü. O zaman Samsun’da Büyük Cihad adiyle haftalık bir gazete çıkıyordu. O zaman Hz. Üstaddan gelen mebuslara, heyet-i vekileye hitaben yazılan bazı yazıları o gazeteye gönderiyorduk. O gazete, Hz. Üstadın bir yazısının başına ve sonuna ilave notlar koyarak neşretmiş, yazının başlığına da ‘En büyük ispat’ koymuş. Demokratların aleyhine, ‘İşte Said Nursi’ye yapılan bu muameleler Demokratların din lehinde olduğunu tekzip ediyor’ diye ilâve koyuyor. Bunun üzerine savcılık harekete geçerek. Hz. Üstadın ifadesini almak üzere Emirdağ’a talimat yazmış. Ben o ifade zamanında Emirdağ’da Hz. Üstadın yanında idim. Savcılıkça ifadeye geldiler. Ben baktım ki, bizim Ankara’ dan gönderdiğimiz yazı. Hz. Üstadımızın ifadesinde; mebuslara hitaben şekva tarzında yazdığını, Samsun’da Büyük Cihad’a birisinin göndermiş olabileceğini ifade buyurdu. Ama ben de Hz. Üstada demedim, ‘Ben gönderdim diye… Bizim gönderdiğimizi manen biliyordu kanaatindeyim.

“Samsun’da açılan dava”

“Sonra ağır ceza mahkemesine Samsun’da dava açılmış; hem Üstadımız aleyhine, hem gazete müdürü aleyhine… Gazetenin Neşriyat Müdürü Hüseyin Yücel tevkif edilmiş haberini duyduk. Sonra beni tekrar Hz. Üstad Ankara’ya gönderdi. O zaman Hacıbayram yakınlarında tek bir oda tutmuş, orada kalıyordum. Teksirle neşredilen eserleri yeni ve eski isteyenlere veriyorduk. Fakat takibat altında idik. Samsun’da gazete idarehanesinde yapılan aramada bizim mektuplarımız ele geçmekle telgrafla bizim de tevkifimize karar verilmişti. 19 Şubat 1953 günü tevfik edilerek Samsun’a sevkedilmek üzere Ankara Cezaevine gönderildik. Dokuzuncu koğuşta, kule altında, bir aya yakın kaldık. Kule altında komünizmden mahkûm bir öğretmen ve Ticani Şeyhi Kemal Pilavoğlu ve o zamanda Ticani hadisesini planlayan ve ikinci adam olarak bilinen Kâmil Tunalı ile bir kaç Müslüman vardı. Bir de Mehmet İzzeddin adında Urfalı, meczub, mübarek bir derviş de bulunuyordu.

“Ticanî hadisesi ve Pilavoğlu”

“Yanımda İkinci Şua gibi birkaç risale vardı. Onları yazıp okumakla vakit geçiriyordum. Kemal Pilavoğlu, Hz. Üstad hakkında, daima müsbet kanaat izhar ederdi. Tasavvufî tabirlerden olarak, ‘Bekabillah mertebesinin 9. derecesi ki, son derecesidir. Velayetin son hudududur. Said Nursi o mertebededir Gavs-ı Âzam Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri de aynı mertebede idi’ diye beyanda bulundu. Bir gün kendisine İkinci Şua’dan bir miktar okumuştum. Dinledi ve ‘Siz, Said Nursi Hazretlerinin tasavvufla alâkası olmadığını söylüyorsunuz Halbuki şu hakikatler bile o zatın kainatta Esma-i İlahiyeyi müşahede ettiğini gösteriyor’ demişti. Velhasıl, bu merhum zatla zaman zaman konuşurduk. Kâmil Tunal’dan uzun uzun şikâyet etti. O da karşımızda yatak üzerinde zikir ve cezbe halindeydi. Kemal Beyden ziyade taassup gösterirdi. Kemal Pilavoğlu o neşredilen ‘Nur Saçan’ imzalı ve heykellerin kırılmasını tavsiye eden mektubu, kendisinin yazmadığını, haberi olmadığını, Kâmil Tunalı’nın yazıp etrafa gönderdiğini, sonra muttali olduğunu ve arada bir kaç hadise zuhur edince kendisini çağırıp ikaz ettiğini, ‘Git emniyete teslim ol, kendin yaptığını söyle’ dediğini, fakat maalesef aksini yaptığını, ‘Ben ona emniyete teslim ol dememişim’ gibi daha çok tahribatta bulunduğunu şikavetvâri, acı acı anlatmıştı. Hattâ bir ara, ‘Said Nursi’nin takdir edilecek bir hususiyeti de, bizim gibi böyle meczublarla meşgul olmamış, mekteblileri, gençliği irşada çalışmış’ diye sitayişle beyanda bulundu. Ve kendisi de tahliyeden sonra mesaisini daha ziyade eser telifine verdi.

“Kur’ân-ı hikemiyatını Said Nursî gibi ifade edene rastlamadım”

“Bir gün Dokuzuncu Koğuşa hapishane savcısı ile bir savcı ve müdür geldiler. Ben Samsun’a gidemediğimden şikâyet ettim. Savcının birisi, ‘Ben Hastalar Risalesi’ni okudum. Fazla ilmî bir hüviyet göremedim’ dedi. Ben de, bir de bunu dinleyin diye, İkinci Şua’dan bir miktar heyecanla okudum. Savcılar, ‘Bu hakikaten ilmî imiş’ dediler. Ve Pilavoğlu’na dönerek; ‘Said Nursî hakkında sen ne dersin?’ dediler. Kemal Pilavoğlu da’ Ben çok tefsir okudum. Fakat Kur’ân’ın hikemiyatını Said Nursi gibi en güzel şekilde ifade edebilene rast gelmedim. Şüphesiz bu hizmeti de garazsız  ve ivazsızdır’ diye cevapta bulundu. O gün öğleden sonra ayrıldım ve bir gece Ankara’da, nezarette kaldıktan sonra, Jandarma nezaretinde şiddetli soğuk içinde altın bilezikle kelepçeli olarak, otobüsle Samsun’a müteveccihen hareket ettik. Jandarmalar öğle namazı için Çorum’da bilezikleri çıkardılar. Bir daha da takmadılar. Samsun’a vardık. Hüseyin Yücel ile beraberdik. Saf, temiz, haksızlığa karşı alevlenen bir kimse idi. Hemen her gün veya gün aşırı ismi ünlenir, ifadeye çağrılırdı. Büyük Cihad gazetesindeki yazılardan dolayı hakkında sekiz dâva açılmıştı. Mahkemeye çıktığımızda savcı, Hz. Üstadın da Samsun’a gelmesini, celbini talep ediyordu. Her mahkemeden Üstadımıza ait bir rapor geliyordu. Evvelâ Emirdağ’dan, sonra Eskişehir’den heyet-i sıhhiyeden hasta olduğuna dair rapor geldi. Savcı, tam teşekküllü hastahaneden gelmeyince kabul etmedi.

“Ve nihayet, İstanbul Gureba Hastahanesi’nden ne havadan, ne karadan, ne de denizden Samsun’a gelemez diye rapor verilmişti. Bu rapor mahkemede okundu. Savcı, ‘Madem gelmiş, Samsun’a da gelebilir’ dedi. Fakat mahkeme kabul etmedi. Hattâ savcının eline Afyon müdafaası geçmiş, reise uzatarak, ‘Efendim, bakınız, Mehdîlikten bahsediyor’ diye, güya delil ibraz ediyor  gibi Afyon müdafaasını reise uzattı. Reis, ‘Bu mahkeme müdafaası, bundan suç mu çıkaralım?’ diye önüne geri fırlattı.

“Radyodan dinlediğimiz Kur’ân büyük teselli vermişti”

“Bizim mahkememiz 4 ay kadar sürdü ve  neticede 18 aya mahkûm edildik. Beraatımızı beklerken, bu mahkûmiyet kararını dinlerken, ani bir sıkıntıyı müteakip, demek Nur’un yardımı ve Üstadımın himmeti yetişti ki, o ani sıkıntıya mukabil, değil bu 18 ay, bir gün ömrümüzün dahi sona ereceğini tahattur edip, neticede sürur, neşe ve saadete inkılap  edeceğini hatıra getirip, keder yerine sevinç ve beşaret haleti hakim oldu. Ve tebessümle heyet-i hâkimiye mukabelede bulunduk.

“Samsun cezaevine geldiğimizin ilk cuma sabahı, hapishanede, radyodan Kur’andan okunan âyetler, bize büyük teselli ve inşirah vermişti. O sabah Sure-i Tevbeden 19. âyetten başlanarak okunmuştu. Âyetlerin mealini uzaktan uzağa ber nebze anlıyordum. O müjde-i İlâhi, bana bir tevafuk gibi gelmişti.

“Artık hapishanede günlerimiz geçmeye başladı. Hamdolsun Nur’lar imdadımıza yetişmişti. Bafra’nın kahraman Nurcuları başta Muammer Efendi olmak üzere, hem maddî, hem manevî ihtiyaçlarımızı temin ediyorlardı. Haftada bir veya iki gün görüşmeye gelirlerdi. O zaman Bafra’da Nur’a bağlı bir cemaat vardı. Bilâhare Üstadımız Bafra’yı, Emirdağ, Barla, Eflâni gibi bir Mederese-i Nuriye olarak kabul ettiğini bayan buyurmuşlardı. O Muammer Efendi çok fedakâr, müstakim ve hem de mübarek bir zattı. Merhum Reşatla beraber, Hz. Üstadımızı ziyarete gidip Bafra’dan, Isparta’ya nakl-i mekân edeceklerini söylemişler, fakat Hz. Üstadımız kabul etmeyip geri çevirmiş. ‘Âlem-i İslâm ülkesinin şimal ucunda küfr-ü mutlaka karşı mukabil durunuz’ diye. Bunlar Risale-i Nur’ları İnebolu’dan elde etmişler. Üstadımızın, Küçük İbrahim dediği mübarek talebesi İbrahim Fakazlı ile muhabere ediyorlardı.

“Küçük Isparta ( İnebolu)’nın kahramanları”

“Malûm, Hz. Nur Üstadımız, İnebolu’yu, ‘Küçük Isparta’ olarak yad etmişlerdi. ‘Kastamonu’ da sekiz senelik ikametimizi neticesiz bırakmayan’ diye yazıyordu mektubunda. Sonra Eflani, Safranbolu’yu da aynı mânâ ile yad ettiler. ‘Kastamonu’daki sekiz sene ikametimizi akîm bırakmayan Safranbolu, Eflani’ diye yada ettiler. İnebolu, Anadolunun şimalinde, bir cihette de İslâm âleminin şimal  hudududur. Herhalde bu noktadan da ehemmiyetlidir. Nitekim merhum Nazif Çelebi’ye yazdığı bir mektubunda Hz. Üstad, ‘Nazif Çelebi, o mühim mevkide, Âlem-i İslâmın şimal hududunda hizmet-i imaniyenin bir kutbudur’ diye  beyanda bulunmuştu. Ve yine Nazif ve arkadaşları için ‘Küçük Isparta (İnebolu) kahramanları’ diye bahsetmişti. Hem İnebolu’nun, şimal hududundaki İslâmî hizmetlerin, bilhassa Risale-i Nur neşriyatının ehemmiyetini belirtiyor, hem de hizmet-i imaniyenin kudsiyetini tebarüz ettiriyordu. Tasavvuf kitaplarında bahsedilen ‘Ehl-i velayetin reisi olan kutuplar’ gibi; demek hizmet-i imaniyenin de kutupları olurmuş.

“Seni o yazıların kurtardı”

“Samsun’da Cenab-ı Hakka şükür, bize isnat edilen suç, Said Nursi’ye nüfuz temin etmekti. O hususta müdafaalarımız oldu. Hz. Üstad o müdafaa ve yazılarımız için bir gün Isparta’da ders esnasında, ‘Bunu, Üstadı için propaganda yapıyorsun diye hapse atıyorlar. Bu da tam aksine daha şiddetle karşılarına çıkıp elli misliyle mukabele  ediyor’ diye iltifat etti. Ve ilaveten, ‘İşte seni o yazıların kurtardı’ dedi. Yani, ‘Sana isnat edilen Risale-i   Nur’u ve Müellifini methedip propaganda yapıyorsun isnadına karşı, elli misli mukabele etmekliğin kurtardı’ diyordu. Hz. Üstad bütün o müdafaa ve hapisler hakkında yazdığımız yazıları neşrettiler. İnebolu teksirle neşretti, fakat nüshaları elde yoktur.

“Samsun Cezaevinde 11 ay yattıktan sonra, mahkeme-i temyizin lehimizde kararı bozması üzerine cereyan eden duruşmada, Reis Hakkı Çağırankaya beraat ve tahliyemize karar vermişti. Tahliye edildik, fakat yazı müdürü Hüseyin Yücel içeride kaldı. Hz. Üstadımızla ayrı bir davası daha vardı. Hz. Üstadımızın yazılarını neşrettiği için… Ve daha da mahkemeleri vardı. Tahliyemden sonra Isparta’ya dönüşümde Hz.Üstad, Hüseyin Yücel için şöyle buyurmuştu: ‘Ben onunla, onun ruhuyla anlaşma yaptım. Onun hapisteki her bir saatini, bir ay Risale yazmış gibi kabul ettim.’

“Hüseyin Yücel toplam 22 ay yattı. Neticede, mahkeme, Hz.Üstadımıza beraat kararı vermişti. Büyük Cihad davası da Samsun’da böylece sona ermiş oldu. Meyve Risalesi’nden mülhem bir büroşür meydana getirdim. Hz. Üstada gönderdim. Hz. Üstadımız, Isparta’da el yazısı ile 50-60 nüsha yazdırmışlar.

“Üstadın bizim çocuklarla alakası”

“Tahliyeyi müteakip bir ay kadar köyde kaldım. Ve tekrar Isparta’ya gittim. Gerçekte gönderildim dense daha uygun olsa gerek. İstihdam-ı İlahi idi bunlar. O Aziz Nur Üstadın himmetiydi. Hangisini yazsak, dile getirsek, bilmem ki… Yazdıklarımız yazılamayanların yanında çok cüz’i kalır.

“Benim bunca hapisten sonra tekrar Isparta’ya gitmem, elbette büyük bir lütf-u İlâhi iledir. Ben hapiste iken Hz.Nur Üstadın bir bayram arifesinde ruhen köydeki evimize kadar teşrifleri, rüyaya benzer, fakat yakaza halinde iken şefkatli okşamaları ile bizim çocuklara, ‘Merak etmeyin, merak etmeyin. Biz hep biriz, hep beraberiz’ deyip kapıdan çıkmaları ve arkasından koştuklarında Üstadı görememeleri gibi  garip ahvalleri, o ağır şartlar altında çocuklarımıza tam teselli hükmüne geçmiş. Ve fedakârlıklarına vesile oluyordu. Zaten Eskişehir’de ziyarette de iltifatta bulunmuşlardı. Kaç defa bana da ‘Sen, Allaha şükret’ derdi. Ve ‘Senin hizmetine çocukların anası(yani haremin) şeriktir’ diye beyanda bulunurdu. Hz. Üstadımız birkaç kere bana, ‘Sen hiç merak etme, ben senin çocuklarına bakacağım’ demişti. Lillahi’l-hamd, bu günlere geldik.

“Hülâsa: Hepimiz bir sevk-i gaybinin, istihdam-ı Rabbanînin hükmü altındaydık ki, nice manialar atlanıp gidiyordu. Üstadımız, Allah razı olsun, ailece saadetimizin de vesilesidir ve medar-ı sürurumuzdur. Gerçi sırr-ı imtihan neticesi çok zorluklar, nice haletler geldi geçti. Bunlar da bu kudsî hizmetin, yüce dâvanın şanı imiş. Sabretmek; sâbirîn şerefine ermek… Bu da ayrı bir rıza ve makbuliyet dairesidir. Cenab-ı Hak kemal-i rahmetiyle cümlemizi nail kılsın.

“Bediüzzaman’ın Rus polisiyle muhaveresi”

“Sırası gelmişken şunu da arzedeyim: Üstadım çok defa ben hapiste iken, bu hakir talebesi için, ‘Onu Tiflis’e göndereceğim’ dermiş. Malum Tarihçe-i Hayat’ta, Hz. Üstadımızın Rus polisiyle bir muhaveresi var. Şöyle ki:

“Tiflis’te, Şeyh San’an tepesine çıkar. Dikkatle etrafı temaşa ederken yanına bir Rus polisi gelir ve sorar:

“Niye böyle dikkat ediyorsun?

“Bediüzzaman der:

“Medresemin plânını yapıyorum.’

“O der:

“Nerelisin?’

“Bediüzzaman:

“Bitlisliyim.’

“Rus polisi:

“Bu Tiflis’tir!’

“Bediüzzaman:

“Bitlis, Tiflis birbirinin kardeştir.’

“Rus polisi:

“Ne demek?’ Bediüzzaman:

“Asya’da, âlem-i İslâmda üç nur birbiri arkasında inkişafa başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkişafa başlayacaktır. Şu perde-i müstebidane yırtılacak, takallüs edecek, ben de gelip burada medresemi yapacağım.’

“Rus polisi:

“İslâm parça parça olmuş.’

“Bediüzzaman:

“Tahsile gitmişler. İşte Hindistan, İslâmın müstaid bir veledidir; İngiliz mekteb-i idadisinde çalışıyor, Mısır, İslâmın zeki bir mahdumudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâmın iki bahadır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde talim ediyorlar. İlâ âhir…

“Yahu, şu asilzade evlad, şehadetnamelerini aldıktan sonra herbiri bir kıta başına geçecek, muhteşem adil pederleri olan İslâmiyetin bayrağını âfâk-ı kemalâtta temevvüc ettirmekle, kader-i ezelinin nazarında, feleğin inadına, nev-i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin sırrını ilân edecektir. ‘ (Hikmet-i ezeliye sırrı, Hutbe-i Şamiye’de yarım bürhanda izah ediliyor.)

“Askerliğimde de kur’a Samsun’a çıkmıştı. Ve bir sene Samsun’da Toraman tepesinde askerlik yaptık. Ve oradan dönüşümüzden sonra Hz. Üstad, Samsun’a gidişlerimi Rus hududuna, Tiflis’e gidişim olarak beyan etmişlerdi. Samsun’da askerliğimiz müddetinde Isparta’yla muhabere ederek, Küçük Sözler’i, Divan-ı Harb-i Örfi’yi ve bir kitabı daha matbaada basmak nasip oldu.

“Ankara’daki Nur hizmeti”

Eflâni’de bir ay kalıp Ankara’ya uğrayarak Isparta’ya geldim. Ankara’ya geldiğimde Hz. Üstad, Ceylan’ı bir hizmet için göndermiş ve ‘Sungur’la beraber gelirsiniz’ demiş. Ankara’ya geldiğimde Atıf Ural başta olarak fedakâr gençler hizmet-i Nuriyede idiler. Gerçi Risaleler umumiyetle hatt-ı Kur’an ile olmakla beraber, teksirle basılmaya başlanmıştı. Âsâ-yı Musa, Küçük Sözler, Gençlik Rehberi ve son küçük risalelerden epeyce vardı. Ankara Üniversite Mescidinde verilen konferans gibi Nurlar ve mahiyeti hakkında eserler de vardı. Dershanede kalan kardeşler, hem birbirleriyle ders yaparlar, hem tanışmak görüşmek gibi vesilelerden istifade ile Risale-i Nur ve Üstad Bediüzzaman, gayesi ve maksadı, mahkemeler, vesair Nur’a ait işler, hizmetler hususunda sohbetler yapardı. O zaman Ankara’da, merkez-i payitaht-ı hükümette, Risale-i  Nur’ların neşri ve dersi, en büyük hizmetti. Nitekim, çekirdek-misal o hizmetler, biiznillah kısa bir zaman sonra dal budak saldı, âlem-i İslâmi sevindirdi.

“Risale-i Nur’un, Kur’an’ın  nurlu bir tefsiri olarak, müellifi olan Hz. Said’in bir İslâm fedaisi olarak hizmette bulunmaları ve böylece bilinmesi, var olan bir gerçeğin idraki ve anlaşılması demektir. Bu zamanda samimî uhuvvet ve muhabbetle iman ve Kur’an yolunda birbirine bağlı bir cemaate dayanmak, istinat etmek, elbette en büyük bir kuvve-i maneviyedir.

“Zaman cemaat zamanıdır, şahıs zamanı değil”

“Halbuki şu zaman cemaat zamanıdır, şahıs zamanı değil, şahis ne kadar dâhi ve hatta yüz dâhi derecesinde olsa bir cemaatin mümessili olamazsa, bir cemaatin şahs-ı manevisine karşı mağluptur.’

“Hz. Üstadımızın bu beyanından, fert olarak, cemaat olarak alacağımız hisseler vardır. Bu zamanda Risale-i Nur, asrın idrakine hitap eder Kur’anî bir derstir. Bütün imanî ve Kur’anî mes’eleleri mâkûl ve müdellel şekilde ispat ve izah etmektedir. Kitap olarak, eser olarak, gerçek böyle olmakla beraber, hayattar bir şahs-ı  manevînin, mütesanid bir heyetin mevcudiyeti de, müminlere aynı zamanda nokta-i istinat teşkil eder.

“Amerika’ya giden bir Nur talebesinin fevkalâde bir hizmet şevki ve anlayışı ve faaliyeti içinde olduğunu gören birisi, gözüne inanmıyor, duyduklarından havaya uçacak sanki…

“Sen orada nasıl boğulmadın böyle sağlam kaldın? Söyle, rica ederim’ diyor. O genç talebe, ‘Biz bir hizmet grubuyuz’ diye kısaca ifadede bulunmuş. Dememiş: ‘Biz Nur cemaatındanız. Risale-i Nur denilen bir hakikat-ı Kur’aniye dersi ve dairesi içindeyiz.’

“Bu zamanda farzları yapan, kebairleri terkeden kurtulur”

“Evet, mütesanid bir heyet, bir cemaat halinde bulunuşları Nur Talebelerinin, hem birbirlerine kuvvet ve müeyyid oluyor, hem geniş dairedeki ehl-i iman cemaatına nokta-i istinad oluyor. Şirket-i maneviye var. İştirak-i âmâl-i uhreviye düsturuyla birbirine manen, ruhen yardım var. İşte bu gibi çok sebepler tahtında, âhirzaman hadisatı dediğimiz son asırların bu en müdhiş dalâlet cereyanları karşısında Kur’an nuru etrafında toplanmak, o şahs-ı manevîye dayanmak, elbette ferdî ve içtimaî hayatımızın istikametle devamı için elzem ve zarurî bir keyfiyettir. Müteselsil bu kadar tehacüme karşı Nur talebeleri, elbette bu sır ile dayandılar, geri çekilmediler. Avrupa ve Amerika’ya gittiği zaman o Nur talebesi, hizmeti esas aldı, Nur’ları okumayı terk etmedi. Ruhî ve kalbî gıdasını elde etmeyi, Nur’un manevi havası içinde kalabilmeyi kendine şart kabul etti. Üstadın;

“Bu zamanda farzları yapan, kebairleri terkeden kurtulur’ sözünü unutmadı.

“Ama bunun için, Nur’un manevi havası dediğimiz Nur dairesinde, Âl-i Beyt-i Nebevînin Silsile-i Nuranîsinin tezahürü olan bu hakikat-i Kur’âniye dairesinde kalabilmek, teneffüs edebilmek için, alakasını devam ettirdi. Çünkü, alaka manevî irtibattır. Birbirine dualarıyla, lisanlarıyla, kalemleriyle yardım eden müttehid bir cemaat-i Nuraniye ile  omuz omuza, yan yana beraber olabilmek.. Nur’un tercümanı öyle demiyor mu? İşte:

“Aziz, gayretli, ciddi, hakikatli, halis, dirayetli kardeşim.

“Bizim gibi hakikat ve ahiret kardeşlerin sohbetlerine, ünsiyetlerine ihtilaf-ı zaman ve mekan bir mani teşkil etmez. Biri şarkta, biri garpta, biri mazide, biri müstakbelde, biri dünyada, biri ahirette olsa da, beraber sayılabilirler ve sohbet edebilirler. Hususan birtek maksat için birtek vazifede bulunanlar birbirinin aynı hükmündedirler.

“Ben sizi, yazılarınızda ve hatırımdan çıkmayan hidematınızda, günde müteaddit defalar görüyorum. Ve size olan iştiyakımı tatmin ediyorum. Siz de bu biçare kardeşinizi, Risalelerde görüp sohbet edebilirsiniz. Ehl-i hakikatin sohbetine zaman ve mekan mani olmaz; manevî radyo hükmünde birir şarkta, bir garpta, biri dünyada, biri berzahta olsa da rabıta-i Kur’âniye ve imaniye onları birbiriyle konuşturur.’

“Demek bu dehşetli zamanda, asrın bu dehşetine göre Rahman ve Rahîm isimlerinin tecellisiyle Kur’an’dan bir nur, bir hakikat dairesi ihsan edilmiş bulunuyor. Rahman ve Rahîm ile beraber, bilhassa ism-i Hakîm de azamî derecede Risale-i Nur’da tecelli etmiş. Nur Müellifî, tılsım-ı kâinat ve muamma-yı hilkatı, Hakîm ism-i şerifinin nuriyle keşfettiğini Nur’larda söylemektedir. Bu zamanda felsefe-i tabiye ile akıllar yaralandığı için veya efkar dağıldığı için, Risale-i Nur, akıl ve kalbin imtizaciyle gidiyor. Bu hususta el-Hüccetü’z-Zehra’nın başında muazzez Müellif şöyle demektedir:

“Bu ders zahiren küçük, hakikaten pek büyük ve çok kuvvetli ve çok geniş bir risaledir. Hem benim tefekkürî hayatımın, hem Nur’un tahkiki hayat-ı maneviyesinin ilmelyakin, aynelyakin ittihadından çıkan bir meyve-i imaniye ve firdevsî bir semere-i Kur’âniyedir.’

“Burada, hem Nur’ların mahiyetine, hem de Nur talebeleri arasında mevcut kardeşliğin kuru birşey olmadığına, hülasaten, cadde-i kübra-yı Kur’âniye olduğuna işaret vardır.

“Nur Âleminin Bir Anahtarı” hava unsurundaki kudret mucizelerine derstir

“Üstadımızın 1952 senesinde, İstanbul seyahtları zamanında, Isparta’da ve İstanbul’da te’lif ettiği Nur Âleminin Bir Anahtarı diye küçük bir risalesi hava unsurundaki kudretin macizelerine dair öyle bir derstir ki; daha misli yazılmamış. Radyoyu ele alarak, hava dalgalarındaki seslerin titreşimlerinde görünen mucize keyfiyetini aynelyakin, hatta hakkalyakin keşfettiğini beyan etmektedir. Ve ‘Hareket-i fikriye ile seyahatimde, hava âlemini temaşa ve o unsurun sahifesini mütalâa ederken bu mücmel hakikatı, tam vâzıh ve mufassal, aynelyakin müşahade ettim.’ der. Burada yalnız kalben, keşfen değil; fikren, aklen mütalâasından bahsediyor. Ve ‘Yalnız maddi cihetinde, bir seyahat-ı hayaliye-i fikriyede, hava sahifesinin mütalâasıyla ani bir surette görünen bir zarif nükte-i tevhitte, meslek-i imaniyenin hadsiz derecede kolay ve vücub derecesinde suhuletli bulunmasını; ve şirk ve dalâletin mesleğinde hadsiz derecede müşkilâtlı, mümteni, binler muhal bulunduğunu müşahade ettim. ‘Gayet kısa bir işaretle o geniş ve uzun nükteyi beyan edeceğim’ diye başında söylüyor. Risalelerde umumiyetle, iman hakikatlarının izah ve ispatında; kâinat erkânından, nebatat, hayvanat, dağ, taş, deniz, bulut, yağmur, güneş, ay, arı ve semadan delil getirirken, Nur Âleminin Bir Anahtarı’nda dercedilen  bu mektuplarında ise, bu defa hava unsurundan bahsediyor. Işık unsurundan, elektirikten bahsediyor. Bu bahislerin ehemmiyeti için bir yerde diyor:

“Evvelen: Çok emarelerle kat’i kanaatım gelmiş ki, gizli dinsizler, resmi bazı memurları aldatıp, Nur’un mahrem büyük risaleleri içinde yalnız Rehber’i musırrane medar-ı itham tutmalarının ve bir buçuk seneden beri bana sıkıntı vermelerinin sebebi Rehber’deki ‘Hüve Nüktesi’ olduğunu kat’ iyyen bildim. Çünkü; bu Hüvenin keşfettiği sırr-ı tevhid, pek kat’i ve bedihi bir surette küfr-ü mutlakı kırıyor. Hattâ bir kısmında hiçbir şüphe ve vesvese bırakmıyor. Gizli dinsizler, buna karşı çare bulamadıklarından, intişarına resmi yasak ile sed çekmek için çalıştılar. Bu ‘Hüve Nüktesi’nin bir gün evvel Medresetü’z-Zehra erkânlarına bir ders nevinde söylediğim çok noktalarından yalnız Üç Nokta’sını sizlere beyan ediyorum… İlâhir.’

“Hz. Üstadın en büyük gayesi, küfr-ü mutlakı kırmaktır”

“Evet, Hz. Üstadın, evvelâ, en büyük gayesi; küfr-ü mutlakı kırmaktır. Mutlak dinsizliğe sed çekmektir. Küfr-ü mutlak dediği, peygamberlere ve Allah’a inanmayan, hiçbir mukaddesat tanımayan cereyandır ki, bu asırda komünizm cereyanı olarak meydana çıkmıştı. Üstad Said Nursi Hazretleri bu cereyanın, maddi kuvvetle değil, manevi kuvvetle, manevi tahribatla, maneviyat-ı kalbiyeyi yıkmakla ifsad etmekle yayıldığını, te’ sirini gösterdiğini beyan edip ona karşı manevi tamiratla, kalblerin ıslahı ile, iman Nur’larını güneş gibi ispat edip ders vermekle mukabele edileceğini ihtar ediyor. O ihtarlardan birisi budur:

“Risale-i Nur, bu mübarek vatanın mânevi bir halâskârı olmak cihetiyle, şimdi iki dehşetli mânevi belâyı defetmek için matbuat âlemi ile tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannedirim.

“O dehşetli belâdan birisi: Hıristiyanlık dinini mağlûp eden ve anarşiliği yetiştiren, şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanının bu vatanı mânevi istilâsına mukabil Risale-i Nur, sedd-i Kur’anî vazifesini görebilir.

“İkincisi: Âlem-i İslâmın, bu mübarek vatanın ahalisene karşı pek şiddetli itiraz ve ithamlarını izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lâzım gelmiş, diye kalbime ihtar edildi.

“Vatanperver siyasîler, Risale-i Nur’u neşretmeleri lazımdır”

“Ben, dünyanın halini bilmiyorum, fakat Avrupa’da istilâkârâne hükmeden ve edyan-ı semaviyeye dayanmayan bu dehşetli cereyanın istilâsına karşı Risale-i Nur hakikatları bir kal’a olduğu gibi Alem-i İslâmın ve Asya kıtasının hâl-i hazırdaki itiraz ve ithamını izale ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iade etmeye vesile olan bir mucize-i Kur’âniyedir. Bu vatanın, bu milletin vatanperver siyasileri, süratle Risale-i Nur’u tab’ettirerek resmî neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belâya karşı  siper olsunlar.’

“Hz. Üstad, Nur’ların resmen neşrini bu noktadan, masum milyonlar nesiller, vatan evlâdları, dinsizlik cereyanlarından korunması için resmen neşrini istedi. Ne kadar çırpındı durdu… Dinsizlik cereyanını düşünen kim? Şark-ı şimâliden çıkan dehşetli ejderhayı nazara alan kim? Tâ bıçak kemiğe dayandı da bir parça intibaha geldiler. Her ne ise… İşte Nur Üstad, 1946’larda, bir millet ve memleket için en büyük tehlikeyi görüyor, yerinde keşfediyor, ona karşı en müessir silâhı da, manevi atom bombası olarak gösteriyor, hattâ ellerine veriyor. ‘Haydi bunu istimal edin’ diyor. Ve kendisi o aleyhindeki ithamlara bakmayarak, gelecek nesiller için, gençlik için, vatan millet için o büyük çabasını gösteriyor. Ve bir mektubunda bunu açıkça ilan ediyor:

“Adliye Vekiliyle ve Risale-i Nur’la alakadar mahkemelerin hâkimleriyle bir hasbihaldir.

“Efendiler! Siz, ne için sebepsiz bizimle ve Risale-i Nur’la uğraşıyorsunuz? Kat’iyyen size haber veriyorum ki: Ben ve Risale-i Nur, sizinle değil mübareze, belki sizi düşünmek dahi vazifemizin haricindedir. Çünkü; Risale-i Nur ve hakiki şakirtleri,  elli sene sonra gelen nesl-i âtiye gayet büyük bir hizmet ve onları büyük bir vartadan ve millet ve vatanı büyük bir tehlikeden kurtarmaya çalışıyorlar. Şimdi bizimle uğraşanlar, o zaman kabirde elbet toprak oluyorlar. Farz-ı muhal olarak o saadet ve selamet hizmeti bir mübareze olsa da, kabirde toprak olmaya yüz tutanları alakadar etmemek gerektir ilâhir…’

“Risale-i Nur’ları neşretmek Diyanet’in vazifesidir”

“1950’de Afyon’dan tahliyeden sonra dahi Diyanet İşleri Reisi Ahmed Hamdi Akseki’ye yazdığı mektubunda Nur’ların resmen neşrini taleb etmişti ve izin vermişti. İki takım el yazma ve teksir hatt-ı Kur’ân ile yazılmış Nur mecmualarını Ankara’ya benimle göndermişti.

“Siz mümkün olduğu kadar Diyanet Riyasetinin şubelerine vermek için; mümkünse eski huruf, değilse yeni harf ile has arkadaşlarımdan tashihe yardım için birisi başta bulunmak şartıyla, memleketteki Diyanet Riyasetinin şubelerine yirmi-otuz tane teksir edilsin. Çünkü, harici dinsizlik cereyanına karşı böyle eserleri neşretmek, Diyanet Riyasetinin vazifesidir.

“Mâdem Nur Risaleleri medrese malıdır, siz de medreselerin hem esası, hem başları, hem şâkirdlerisiniz, onlar sizin hakiki malınızdır. Münasib görmediğiniz risaleyi şimdilik neşrini geri bırakırsınız’ diye beyanda bulundular.

“Şimdi biz de arzetmek isteriz ki:

“Diyanet dairesi, neden kendi öz malına sahip çıkmaz? Gerçi çok mensupları ruh-u canla sahip çıktılar. Medar-ı iftihar hoca efendilerimiz ve Nur’un birer kahramanı Erzurum’da, İzmir’de, Akhisar’da, Antakya’da, Urfa’da, İstanbul’da ve her yerde çoklar var. Allah razı olsun. Yeni nesillerin, gençliğin imdadına koştular. Temennimiz Diyanetin de, Maarifin de resmen sahip çıkmasıdır.

“İslâm âleminde bu çeşit ders, izah ve ispat görmedim”

“Birgün 1962’de, İstanbul’da bir grup üniversite talebesiyle, rahmetli Ali Fuat Başgil’i evinde ziyaretle ‘Hüve Nüktesi’ diye adlandırılan hava zerrelerindeki İlâhî kudretin tecellisene dair bahsi okuduk. Çok derin efkâra daldı ve hayretler içinde, ‘İslâm âleminde bu çeşit ders, izah ve ispat ile tevhid dersi veren bir yazı şimdiye kadar görmedim okumadım. Eğer bu, gayet kuvvetli bir tercüme ile İngilizceye çevrilse ve radyolardan okunsa, on binlerce ecnebi derhal Müslüman olur’ diye beyanda bulundu.

“Hakikatın büyüklüğü, bu yazdıklarımızın binler derece fevkinde iken; daha bu devlet, bu hükûmet, kendi öz varlığına, öz malına neden sahip çıkmıyor diye insan üzülüyor. Yani, bu hakikatlar, Said Nursi’den çıktığı için mi ele alınmıyor? İlmin, gerçeğin hududu olur mu? Ya şu bizim muhterem ve cidden ihtiram gösterdiğimiz Diyanet Dairemize ne demeli? Maarif Dairemize ne söylemeli? Bilmem ki? Bediüzzaman, ‘Bunlar, benim malım değil, Kur’an’ındır’ diyor. ‘Kur’andan tereşşüh etmiştir’ diye uzun beyanları var. Bu beyanlara işaret etmekten maksadım; Nur’lara Said’in malı diye bakıp uzak kalmamaları ve istifadeye sed çekilmemesidir. Müellif kendi itiraf ediyor. ‘Meziyet Kur’an’ındır’ diyor. ‘Benim de bir hissem var, tercümanlıktır, birinci muhatap ben oldum. Hep beraber bu edviyeyi Kur’aniyeye sahip çıkalım, dinsizliğin önüne sed çekelim’ diyor…

“Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’aniyeden sözülmüş bazı katarattır. Sair risaleler dahi umumen böyledir. Madem ben öyle biliyorum ve madem ben faniyim, gideceğim, elbette bâki olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerekir ve bağlanmamlı. Ve madem ehl-i dalâlet ve tuğyan işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette semâ-yı Kur’ânın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazâta ve tenkidâta medar olabilen ve sukut edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı…’

“Risaleler, benim değil, Kur’ân’ın malıdır”

“… O hakaik-i âliyeyi ve o cevahir-i galiyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime maletmek, hakikata karşı büyük bir haksızlık olduğu için risaleler kendi malım değil, Kur’ân’ın malı olarak Kur’ân’ın  reşahat-ı meziyatına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum. Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz! İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim ‘ diye def’alarca ifade ediyor. ‘Bu Nur’a sahip çıkın, gençliğinize, nesillerinize ulaştırın’ diyor. Reis-i Cumhur’a ve Başvekile yazdığı mektuplarında hep bu hakikatı terennüm ediyor; Evvelâ: Küfr-ü mutlak cereyanına karşı durulmasına ve buna en müessir çareyi gösteriyor ve diyor:

“Komünistin mânevi tahribatına karşı şimdiye kadar Rus’un, Amerika ve İngilize karşı tecavüzünden ziyade bin senelik adavetinden dolayı en evvel bize tecavüz etmesi adavetinin mukteza iken, o tecavüzü durduran şüphesiz hakaik-ı Kur’aniye ve imaniyedir. Öyle ise bu vatanda her şeyden evvel o acib kuvvete karşı hakaik-i Kur’âniye ve imâniyeyi bilfiil elde tutup dinsizliğin önüne kuvvetli bir Sedd-i Zülkarneyn gibi bir Sedd-i Kur’âni yapılması lâzım ve elzemdir.

“Çünkü dinsizlik; Rus’u, şimdiye kadar yarı Çin’i ve yarı Avrupa’yı istila ettiği halda, bize karşı tecavüz ettirmeyip tevkif ettiren hakaik-i imaniye ve Kur’âniyedir. Yoksa Rusların tahribat nev’inden mânevî kuvvetlerine karşı, adliyenin birden birine maddi ceza vermesiyle, serserilere ve fakirlere zenginlerin malını peşkeş çeken ve hevesli gençlere ehl-i namusun kızlarını peşkeş çeken ve ailelerini mübah kılan ve az bir zamanda Avrupa’nın yarısını elde eden bir kuvvete karşı ancak ve ancak mânevî bombalar lâzım ki, o da hakaik-i  Kur’âniye ve imâniye atom bombası olup, o dehşetli solculuk cereyanını durdursun. Yoksa adliye vasıtasıyla yüzden birine verilen maddi ceza ile bu küllî kuvvet tevkif edilemez.

“Onun için dindar milletvekilleri, bu tâcili lâzım gelen hakikatı, te’hir etmelerinden, çok defa tecrübelerle gördüğümüz gibi; bu defa da küre-i hava şiddetli soğuğu ile buna itiraz ediyor.’

“Dinsiz bir millet yaşayamaz, Rus da dinsiz kalamaz”

“İki dehşetli  harb-ı umuminin neticesinde de beşerde hâsıl olan bir intibah-ı kavi ve beşerin tam uyanması cihetiyle kat’iyyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikata dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur’an ile bir musalâha veya tâbi olabilir. O vakit dört yüz milyon ehl-i Kur’ana kılıç çekemez’ diye, ta 1950’lerde ihtarda bulunuyor.

“Bu arada 1952 Gençlik Rehberi davasında Hz.Üstadımıza ait latif bir muhavereyi bizzat Hayrullah Lim’den dinlemiştim, onu nakletmek isterim, şöyle:

“İstanbul Gençlik Rehberi Mahkemesi dolayısıyla İstanbul’a giden ve Ankara’da bir müddet beraber kaldığımız Konyalı Hayrullah Lim kardeşimiz, İstanbul dönüşü bir hâtırasını şöyle naklediyor:

“Mahkeme günü o muazzam kalabalıkta Hz. Üstadı salona götürmek üzere iki kişi koluna girdik. O zaman mahkeme salonu, şimdiki büyük postahanenin üst katında idi. Merdivenler, her taraf Üstadı göreceğiz ümid ve şevki ile yanan, kaynayan bir gençlik kitlesiyle ve polislerle dolu idi. Hz. Üstadın yanında ve koltuğunda beraber yürümekteki sevincime, heyecanıma zaten hudut yok. O sırada merdivenleri çıkıp dış salonlardaki muhteşem kalabalığı ve kaynaşan cemaatı görünce Hz. Üstad, gayet sakin sanki hiç kimse yokmuş haleti içinde bana:

“Hayrullah! Bunlar kim?’

“Ben heyecanla ve şevkli, titrek sesimle:

“Üstadım! Bunlar üniversite talebeleri…

“Peki ne için gelmişler?’

“Üstadım sizin mahkemeniz için…’ dedim. Ve cevaben gayet derinden gelen bir sada ile:

“Acaaiib! buyurdular.

“Ben Hz. Üstadın bu haletine çok taaccüb ettim ve şaştım. Ben nerede ise heyecandan bayılacaktım. Baktım Üstad hiç oralı değil, orada kimse yokmuş sanki…’

“Hz. Üstadın bu haline bizzat aynı mahkemede müdafaasını yapan avukat Abdurrahman Şeref Laç şöyle dile getiriyor:

“Bir Müslüman, ak saçlı bir Müslüman. Saçını, başını ve yaşını bütün ömrü boyunca nurla ağartmış bir Müslüman. Saçı, başı, yaşı ve bütün vücudu Allah’ın nuriyle yıkanmış, tertemiz ve bembeyaz bir Müslüman. Bütün ömrü boyunca in’am-ı Hak olan hayatını, Türk milletinin salâh ve hakikî saadeti için vakfetmiş; emr-i İlâhî olan ruhunu, feleğin hakikî mâliki Allah’a teslim edinceye kadar aynı yolda yürümeye azmetmiş; bina-yı Sübhanî olan bedenini, yalnız Allah yolunda yıpratmış olan büyük bir Müslüman, bugün ‘Demokrasi vardır’ denilen bir gün kalkıyor, yalnız ‘Allah’ diyor, ‘Kitap’ diyor, ‘Resûl’ diyor ve gençliğe, ‘Dikkat’ diyor. Der demez arkasından savcı (Dâvâyı açan savcı) yapışıyor.

“Gel buraya… Suç işledin!’ diyor.

” Ve âfâkı kapkara bir zulmet kaplamıştır.

“Fakat, bakın şu asil ve necip ihtiyar Müslümana! Ne kadar sakin ve ne kadar rahattır. Zira kesrette değil, vahdettedir. Gecenin zulmetinden ve gündüzün rengârenginden bifüturdur. Belâ zindanında safayı seyretmektedir. Cefa safhasında vefa bulan, mazhar-ı tecellî olandır. Zira eşya hakikatlerinden haberdardır. Kesafeti letafete kalbetmiştir. Kanı çekilmiş, damarlarında kan yerine feyz-i hak ve nur cereyan etmektedir ve savcı bu Müslümanı kolundan yakalamış hapse sürüklemektedir.’

“Bediüzzaman, Maarif ve Diyanetin Risale-i  Nur’u neşrini zaruri görüyordu”

“Daha önce de arzettiğim gibi Hz. Üstad, Ankara’ya, merkez-i hükümet olması hasebiyle çok ehemmiyet veriyordu. Orada Nur’ların neşri, derslerin devamı umum memleket sathına tesir edecek bir kıymet ve vüs’atı haizdi. Bizi o merkeze gönderirken, maarif ve diyanet dairelerinin Nur’lara sahip çıkmalarını arz ediyordu. Bana yazdırıp imzasını kendi mübarek eliyle attığı şu gelecek mektubu, o iki dairenin ileride inşaallah Nur’a tam sahip çıkacağının bir parlak beşareti ve ümidi telâkki ediyoruz.

“Bu millet, bu vatanın saadet-i dünyevî ve uhreviyesine maarif ve diyanet vasıtasiyle çalışan zatlara beyan ediyorum ki’ diye başlayan ve Hz. Üstadımızın ‘Eddâi  Said Nursi’ kendi mübarek dest-i hattiye imza ettikleri yazı maalesef gazetede neşredilmeyip ortadan kaybolmuştur.

“Bu yazıda Hz. Üstadımız, maarif ve diyanet dairelerini zikrederek bu iki dairede Risâle-i Nur’un ele alınmasını, neşrini zaruri görmekte ve bu hakîr talebesini, o iki dairelerde Nur’ların kabulü ve neşri için gönderdiğini beyan buyurmaktadırlar.

” Filvâki o zamandan, Hz. Üstadımızın o teveccüh, o himmet ve nazarlarından pek kısa bir müddetten sonra o iki dairede, maarif ve diyanet dairelerinde Nurlar parlamıştır. 1956’da o iki daire mensuplarının beraberliği ile Risâle-i   Nur’lar Ankara’da, merkez-i pay-ı taht-ı hükümette mecmualar halinde matbaalarda tab edilmeye başlanmış ve devam edegelmiştir. Ve Nur dersaneleri ile Ankara ve İstanbul ve Anadolu, baştan başa bir Nur-u Kur’an dershanesi olmuştur. Ezelden ebede kadar bütün mahlukat sayısınca Rahmanü’r-Rahim Halıkımıza şükürler ve hamd ü senalar olsun.

“Yâni: ‘Eddâi Said Nursi’ imzası ile Hz. Üstadımızın duaları, rahmet-i İlahiyece kabul edilmiştir.

“Emirdağ Lahikas’ında yer alan mektup bu hakikatın bir ifadesidir…

“Ankara’da Nur’lara çalışan gençlere Hz. Üstadımızın o zamanda gönderdiği mektuplardan birisi:

“Vazifemiz ihlas ile iman ve Kur’ân’a hizmet etmektir”

“Aziz, sıddık kardeşlerim ve Nur’un genç kahramanları

“Evvelâ; Ruh-u canımızda sizi Ankara gibi yerde harika bir tarzda hizmet-i Nuriyenizi tebrik ediyoruz. Hakikaten ümidimizin fevkinde ehl-i maarif ve mektepliler kısmında çok ehemmiyetli bir intibaha vesile oldunuz. Bir senede Ankara gibi bir yerde bu hizmetiniz on senede ancak yapılacak. Az bir zamanda bu vazife-i imaniyeyi yaptığınıza kanaat edip kuvvet-i maneviyeniz ehemmiyetsiz hâdiselerle kırılmasın. Belki daha şiddetli çalışmanıza vesile olsun. O gibi yerlerde dahilden ve hariçten gelen yirmi kadar siyasî ve içtimaî cereyanların hodfuruşane ve garazkârane çarpıştıkları bir zamanda Kur’ân ve imana hizmetiniz ve üniversitelerin Nur’lara takdirkârâne sahip çıkmaları; bütün Nurcuları sevindirdiği gibi, ileride inşâallah âlem-i İslâmı da sevindirecek. Sizlerin az hizmetinizde mükâfat çoktur. Bâzan askerlikte ağır şerait altında bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmünde olduğu gibi; sizler ve İstanbul Üniversiteli Nurcuları dahi az zamanda çok vazife gördünüz. Mesâinizin semeresi az da olsa kanaat ediniz. Mücahede cephesinde bazı zaiflerin geri çekilmesi cesurlarda daha ziyade kahramanlık damarını tahrik ettiği gibi; Nur fedâkârları, vehhamların çekilmesiyle daha ziyade gayret ve sebâta; belki şevk ile daha ziyade çalışmaya sebep olmak gerektir. Evet Risâle-i Nurun mühim bir hakikatından siz fıtraten bir ders aldınız. Yine o hakikatı, nazar-ı dikkate alınız; o da şudur:

“Vazifemiz ihlas ile iman ve Kur’ân’a hizmet etmektir. Amma bizi muvaffak etmek ve halka kabûl ettirmek ve muarızları kaçırmak ise, o vazife-i İlâhiyedir. Biz buna karışmayacağız. Mağlûb da olsak, kuvve-i mâneviyeye ve hizmetinize noksanlık vermeyecek. O noktada kanaat etmek lâzımdır. Meselâ bir zaman İslâmın büyük bir kahramanı Celaleddin-i Harzemşah’a demişler: ‘Cengiz’e karşı muzaffer olacaksın.’ O demiş: ‘Vazifemiz cihad etmektir. Bizi galip etmek vazife-i İlahiyedir. Ona karışmam.’ Sizin şimdiye kadar sarsılmadan hâlis hizmetinizin delaletiyle, siz de bu kahramana iktida etmelisiniz. Binden bir-iki adam sizden kabûl etse, yine sarsılmamak gerekir. Bazen bir-iki adam bine mukabil geliyor.’

“Üstad hayatının sonunu Isparta’da geçirmek istiyordu”

“Daha önceden ifade ettiğim gibi Samsun’da hapiste iken haber almıştım: Hz. Üstad, Emirdağ’dan Isparta’ya gitmiş ve orada yerleşmiş diye… 1953 senesinde… Bu gelişleriyle yeni bir hizmet safhası açılıyordu Nur dairesinde, âlemde… Daha senelerce evvel, ömrünün sonunu Isparta’da geçirmeyi temenni etmişti. ‘Gaye-i hayalim’ diyordu. Barlalı Sıddık Süleyman ve Şamlı Hafız’a yazdığı mektuplarında da temennisi bu idi. Ahir hayatını Isparta’da geçirmek…

“Hapiste iken, 1953’ün sonbaharında samimi bir halet ve hasret içinde Üstadımın Isparta’ya gelişini tebrik eden bir mektup yazmıştım. O mektubu muazzez Nur Üstad Tiryak Risalesîne koydurmuş, neşrettirmişlerdi.

“Samsun’dan sonra bir ay Eflâni’de kalıp, tekrar lütf-u İlâhî eseri Isparta’ya Hz. Üstadın huzuruna vardığımızda Tahirî, Zübeyir, Ceylan, Bayram beraber idiler.

“Zübeyir, Abdullah, Hüsnü, ben Samsun’da iken tevkif edilip Urfa ve Isparta cezaevlerinde üç ay kadar kalmışlar. Tahliyeden sonra Abdullah ve Hüsnü kardeşler yine Urfa’da kaldılar. Zübeyir istifa edip Üstadımızın hizmetine geliyor. Bu mektubunda Üstadımız buna temasla:

“Hakikî fedakâr Zübeyir, en lüzumlu ve hizmete şiddet-i ihtiyacı zamanında buraya imdadıma geldi. Yoksa Isparta’da o sistemde birisini isteyecektim’ diye buyurmuştu.

“Nur hizmetinde yeni bir devir”

“Hz. Üstadın odası ayrı idi. Bizi de yanına hizmetine kabul buyurdular. O günlerdeki ders ve haletleri etraflıca ifade edebilmek zaten mümkün değil. Yalnız şurasını hemen ifade edeyim ki: Hz. Üstadın âhir hayatında talebelerinden böyle bir cemaat ile bir evde bulunmaları, Risale-i Nur hizmetine ait yeni bir safhanın, yeni bir inkişafın, umuma taalluk eden bir hizmetin tezahürü idi. Bizim için bu, ne kadar şerefli, ulvî bir mazhariyet ise, mes’uliyetimiz noktasından da büyük ve ağır bir emanetin tevdii idi. Nitekim ileride bir gün buyurdular: ‘Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı dahi kaldıramaz. Siz, burada benim yanımda başta göz gibisiniz. Az bir suçunuz da, ameliniz de büyüktür’ diye ifadede bulunmuşlardı. ‘Şüphesiz, lâyıkıyla o kudsi hizmeti ifa edemediğimi daima itiraf ederim… Onun şefkat ve himmetini ve duasını talep ediyoruz.

“Fitnat Hanım Teyzenin evinin üst kısmını kiralamışlardı; ahşap fakat sıhhî bir evdi. Ev sahibi altta kalıyordu. Yan tarafta bir evde de büyük oğlu, çoluk çocuğu ile beraber kalıyordu. O zaman Isparta’da Hüsrev, Tahirî, Tenekeci ve Terzi Mehmed Efendiler. Nuri Benli, Kâtip Osman, Hilmi Efendi gibi çok Nur talebeleri vardı. Isparta havalisi ise,bilhassa Sav, Kuleönü, İslamköy, Atabey, Eğirdir, Barla gibi yerlerde çok Nur talebeleri vardı. Barla dağlarının arkasında şanlı Senirkentliler var. O da Isparta’nın bir kazası. Senirkent dahil, bir mektubunda Isparta ve Barla’dan şöyle bahsediyor muazzez Nur Üstad:

“Isparta ve civarı benim için taşı toprağıyla mübarektir”

“Ben Barla’yı, Süleyman ve Tevfik gibi kardeşlerimi unutamıyorum. Hayalen çok vakitlerde kendimi orada tahayyül ediyordum. Ahir hayatımı da o mübarek yerde geçirmek isterdim ve bazı vakitte Senirkent’te oturmak arzu ederdim. Fakat şimdilik ihtiyar elimde değil. Isparta ve civarı benim için taşı toprağıyla mübarektir. Isparta’nın Medreset’üz-Zehrâsı ise; umum Anadolu Üniversitesi ve alem-i İslâmın darü’l-fünunu olacağını kuvvetle ümit ediyoruz. Onun için ben kabrimi o havalide istiyorum.’

“Zaten Nur’ların telifi ve neşri de buradan başlamış ve Ispartalı kahraman, mübarek, sadık ruhların, Nur’lara sahip olmasıyla, alemde dal budak salmış. Onun için Isparta, Risale-i Nur’a daima sahip çıkmıştır. Ve yine müteaddid   mektuplarında Üstadımız Isparta hükümetinden sitayişle bahsetmektedir.

“Benim son hayatım Isparta havalisinde geçirmek büyük bir arzumdur. Isparta taşıyla toprağıyla benim için mübarektir. Hatta yirmi beş seneden beri beni işkence ile tazib eden eski hükümete kalben ne vakit hiddet etmişsem, hiçbir zaman Isparta hükümetine hiddet etmeyip, o mübarek vatandaki hükümetin hatırı için ötekileri de unutuyordum. Hususan oradaki eski tahribatı tamirata başlayan, hakiki vatanperver olan Demokrat namında hamiyetli ahrarlar, yani hürriyet-perverler, Nur ve Nurcuları takdir etmeklerine çok minnettarım. Onların muvaffakıyetine çok dua ediyorum. İnşaallah o ahralar, istibdat-ı mutlakı kaldırıp tam bir hürriyet-i şer’iye’ye vesile olacaktır.”

Said Nursî

Isparta kahramanları

“Ahirete göç eden Savlı Hafız, İslâmköylü Hafız Ali gibi çok talebelerini evliyâ-i azime arasında, onlara dua ediyorum diye beyanları var.

“Hüsrev, Tâhirî gibi, bahadırlar da oralardan çıkmışlar. Tahsin Tola, Mustafa Gül, Küçük Ali, Ali İhsan Tola gibi Tola’lar Isparta toprağının mahsulü… Denizli, Eskişehir hapsinde ekseriyetiyle yatanlar hep onlar. Hapistekilere erzak götürürken heybelerin alt kısmına Risaleler koyarak  heybelerini içeri sokturup boşalttıktan sonra alıp, her hafta görüş günü Isparta-Denizli arasında mekik dokuyan ve mütemadiyen heybeleriyle nazar-ı dikkati üzerlerine çekip (Heybeliler) diye anılan yine onlar… Ve 1955’te Başvekil Menderes’le görüşüp Nur’un serbest neşriyatının mebdeini hazırlayanlar, yine onlar… Senirkent-Isparta… 1935’te Eskişehir’e 120 kişilik bir kafile halinde kelepçeli olarak askerî arabalarla sevkedilen ve yolda ‘Ruhi’ isminde ehl-i vicdan, kafile başkanı subayın bu kafilenin masumiyetlerini görmesiyle, kelepçeleri bırakılıp öylece sevkedilen ve yollarda emniyet mülâhazasıyla yerleştirilen jandarma müfrezelerine, o mübarek subay tarafından, ‘Bunlar denildiği gibi zararlı insanlar değil’ diye telkin edilip yolda imha edilmekten kurtulan bu Nur’un sadık talebe ve hadimlerine, umumuna binler selâm ve âhirete intikal edenlere de Allah’tan sonsuz rahmetler niyaz ederiz.

“Hapiste bir kişiye vesile olmak, dışarıda otuza bedeldir”

“Huzuruna vardığımızda, zaten âdet-i âliyeleridir. Kendi dua ve himmet ve irşadiyle husul bulan hizmetleri, faaliyetleri talebesinin hizmeti gibi dile getirerek, talebesini okşar, aşırı şefkat gösterir. Bizim de Ankara’dan hapsimizden bahsetti. Ve bu arada; ‘Hapiste bir kişiye vesile olmak, dışarıda otuza bedeldir. Otuz kişiye mukabildir’ gibi ifadede bulundu.

“Üstadın yüce mevkii”

“1954 senesinin başlarında Samsun hapsinden tahliyeden sonra, tekrar hizmetine kabul edildiğim Üstadımızın evinde, bizim oturduğumuz oda, evin şimal cephesine doğruydu. Tahirî, Ceylân umumiyetle yazıyorlar. Zübeyir, zil çaldıkça hizmet-i Üstada koşuyor. Bayram evin, yemek vesair işlerini ekseriyetle görüyor. Üstadla her sabah, bazen öğle, ikindi beraber ders okuyoruz. Hz. Üstad bizleri çağırıyor. Nurlardan bir bahis, bir mektup veya müdafaattan bir kısım okutturuyor, soruyor, soruşturuyor. Bittabi biz yeni geldiğimiz için hapislerden, Ankara’dan, Eflâni’den, Safranbolu’dan, çoluk çocuğumuzdan, bizim Ahmed’den sordu, bahsetti. Benim hapiste kendilerine arzettiğim mektubu okuttular. Şevkle dinlediğinden bahsettiler. Vesaire… Şurasını kaydetmeden geçemiyeceğim.

“Üstadımızın huzur-u daimide olduğu için, dakikalarını , zamanını ve duygularını neticesiz, boş şeylere, bir an da olsa sarf etmediğinden, sorup soruşturması, alâkaları, kendisinin ebede bakan âlemine ait olması itibariyle, onun âleminde, dairesinde yer tutmak, ruha ûlvî bir inşirah verir, bir aşk ve şevke medar olur; bir huzur tahsiline sebeptir.

“Bu sebepledir ki; ben Hz. Üstadı ziyaret eden kimi dinlemişsem, dikkat ediyorum. Anlatırken birden değişiyor, bir ulviyet, letafet ve huzur kesb ediyor. Demek Üstadla görüştüğü o dakikalar, zamanlar, beka âleminden birer sahne imiş, hayatının leyle-i kadri mesabesinde imiş. Artık bundan, siz Üstadı düşünün. ‘Elif-be’ den başlayarak 90 yaşına yaklaşan o muhteşem Said’in ebediyet âlemlerinin sonsuz ufuklarına, Allah rızasının nâmütenâhi meratibine kaç vesilelerle ve mazhariyetlerle kanat açıp uçtuğunu ve şimdi Risale-i Nur Külliyatının okunup yayılmasıyla, dahil ve hariçte neşriyle, onun dersinden intibaha gelenlerin de ayrı ayrı safhalarda muvaffakiyetli tarzın devamı ile, hak dinin devamından gelen netice-i maneviyeyi de mülâhaza ederek, hülâsa: Diyanet âleminde, cihad âleminde, siyaset âleminde ve saltanat âleminde gibi tâ kıyamete değin devam eden, husul bulan, netice veren muhteşem şahs-ı maneviyesine hayretle, akıl ve kalp gözüyle bakınız. Nasıl bu asır, onunla güller açmış, tezeyyün etmiş ve halâ da etmekte… Sultanhisar’daki merhum Atıf Ağabey, Hz. Üstad Kastamonu’da iken yazdığı bir mektubunda dediği gibi:

“Güldür Saidî, Ya Rab! Ta ki, o güldükçe, onun gülmesinden güller açsın, ‘Âlem gül ve gülistana dönsün… Bu münasebetle.

“Muhterem Mehmed Feyzi ve Emin Efendiler, diyorlar:

“Otuz günde bir defa gülmeyen Üstadımızın, Atıf’ın mektubu geleceği aynı gün bir  günde otuz defa güldü.’

“Merhum Hasan Atıf, Nur’un mübarek talebelerindendir. Yazı ile hizmet-i  Nuriyesini uzun yıllar devam ettirdi. O da merhum Tahirî gibi bahadırlardandır.

Hüsrev Ağabeyin Üstadı  tavsifi

“Bu münasebetle Hz. Üstadın dellâl-ı Kur’an olan şahsiyet-i maneviyesini beyan sadedinde, Nur’un kahramanı Hüsrev Ağabeyin, Hz. Üstadın Abdurrahman’la beraber olan fotoğrafın arkasına yazmış…

“Bu günde Mele-i A’lânın arzda medâr-ı süruru.

“Bu günde sekene-i arzın Mele-i A’lâdan medar-ı iftiharı.

“Bu günde Habibullahın medar-ı nazarı.

“Bu günde Müslümanlığın sertacı.

“Bu günde tarikatların şâhı,

“Bu günde hakikatların imamı,

“Hem bu günde mahbub-u Hüda,

“Hem bu günde allâme-i asır

“Hem bu günde zulmetin Nur’u

“Hem bütün günlerde Mehdî-i A’zam…

“Hem Molla Said-i Nursî,

“Hem Bediüzzamani’l-Kürdî

“Sevgili Üstadımız, sizlere en mübarek, en kıymettar, en sevgili bir hediye olarak takdim etmekle müftehiriz, Hüsrev’ diye imzasını atmış.

“Bu beyanlar ve ifadeler, otuz beş sene önce Risale-i  Nur’un dar bir dairede iken, talebeleri, hapislere sevkedildiği müthiş bir zamanda ve ümitsizliğin çoklarını sardığı  bir devrede, Nur’dan aldığı iman  neşesiyle bir talebenin yazdığı kanaatlarıdır. Şimdi ise aradan kırk sene geçmiş, Kur’anın dersi olan Nurlar, içte ve dışta süratle yayılıyor, neşrediliyor bir duruma gelmişiz. Onun için, bu ifadeleri, bir dava olarak değil, o zamanlara ait geçmiş bir hatıra olarak, hem de merhum, muhterem Hüsrev Ağabeyimizin bir hatırası olarak yâd etmek istedik.

“Üstadın ders halkasındayız”

“Samsun’dan geldiğimde Isparta’da Nur Üstadı dört talebesi ile beraber ikamet ediyor bir halde buldum. Biz de beraber sine-i Üstada dahil olduktan sonra bir gün yatsıya yakın Hz. Üstad odamıza teşrif etti; ‘Bir ihtar var, size Arabî risalelerimi ders vereceğim, size Arapça öğreteceğim ve yarın sabahtan itibaren başlayacağız’ dedi. Sonsuz sürur duyduk. Yarın sabah tesbihatı müteakip bizi çağırdı, karşısına oturduk. Kendileri zaten daima yatakta, yorgan yarı vücuduna kadar çekili bir halde bulunurdu. ‘Tesbihatı yaptınız mı?’ diye sordu. ‘Yaptık’ dedik. Ve evvela, Mesnevî-i Nuriye’nin Türkçe mukaddemesini, sonra tercüme edilen Arapça mukaddemeyi okudular. Ve Arabî Mesnevî’den de bir parça okuyup izah ettiler. Bu suretle ilk Arabî derse başlamış olduk. Artık ondan sonra her sabah dersimize devam ettik. Kendileri okuyor ve Türkçeye tercüme ederek ders veriyordu. O münasebetle, yani okuduğumuz bahisler münasebetiyle Üstadımız, bu hakikatları ders aldığı zamanları ve hatıralarını da der-hatır ederek, hayatından ve bu hakikatları ders alışındaki ruhî, kalbî ve fikrî seyr-i sülûkünden ve hayatının muhtelif safhalarındaki çok hususlardan da bahsederlerdi.

“O günlerde benim vaziyetim; Üstadımızın böyle bir dersine, onun okumasına ve izahına muhatap olmak ve dersinde bulunmak gibi bir nimete nailiyetimdeki sonsuz lütf-u İlahî tecellisine karşı, şükründen aciz bulunduğumuz bir halet-i haz ve sürura gark olduğumuzdan ve Üstadımızın mübarek lisanından çıkan o derslerdeki cümle ve kelimeler hakikaten ruhumuza, kalbimize, bütün varlığımıza uzanan nurdan huzmeler gibi geldiği, tesir ettiği için; o dersleri, o kelimeleri adeta teneffüs eder, içer gibi idik ki, fikren ben şimdi o haletlerin ve o hatıraların çoğunu doğrusu ifade edemiyorum. Ve zaten sonra anladık ki, akıldan ziyede ruh ve kalbimiz ders almış. Tâ Üstadımız ikaz ve ihtarlar ile akıl, fikir ve gözümüze soka soka mesâil-i Nuriyeyi izah ettiler. Sonra benim aklım bir derece uyandı Elhamdülillah. Yine onun irşadı ile… Bizi, hayal alemimizden, akıl ve fikir, hizmet ve mantık sahasına çıkardılar. Cenab-ı Hak ebeden razı olsun. Bu da malum olduğu üzere benim vüs’atime göredir. Rabb-i Rahimin ihsan ettiği nisbettedir. Hâzâ min fadli Rabbî…

“Mesnevî’den evvela Katre Risalesini okuduk. Katre Risalesi, iman-ı Billah ve Tevhide dairdir. Kainatın bütün nev’leri ile ve erkânı ile ve azası ile ve eczası ile; ve o ecza, cüzleri ile; ve o cüzler hücreleri ile; ve o hücreler, zerreleri ile, ve o zerreler, tarlası olan esir ile ‘La ilâhe illallah’ söyleyerek, elli beş lisan ile Hakkın varlığına ve birliğine şahadet ve delaletlerini ihtiva ediyor. Bu Katre Risalesi hakkında devr-i Meşrutiyette Şeyh Saffet Efendinin bir takrizi var, aynen şöyle:

“Fazıl-ı muhterem, meclis-i mesafih ve Tetkik-i Müellifat-ı Şer’iye ve Reis-i Alisi Şeyh Saffet Efendi Hazretlerinin takrizidir.

“Cenab-ı Hakka hamd ve kendisine Kur’an nazil olan Peygamberimize ve dinin binasının tahkim ve tahmid eden âl-i ashâbına salat ü selam olsun. ‘Tevhid denizinden bir katre’ namındaki risale gözüme tecelli etti. O denizle bu katre arasında bir fark göremedim. Çünkü, o katre, hakikatte o denizden geliyor ve o denize dökülüyor.

*Mustafa Sungur Ağabeyin Afyon Hapishanesinde yazmış olduğu el-Hüccetü’z-Zehra’yı Hz. Üstad tashih etmiş ve sonuna şu mübarek duayı yazmıştı:

“Yâ Erhamerrâhimin İsm-i Âzamın ve Fâtiha-i Şerifenin ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hürmetlerine bu risaleyi yazan Sungur Mustafa’yı Cennetü’l-Firdevste ebedi mes’ut ve hizmet-i imaniyede dâimî muvaffak eyle. Âmin, âmin, âmin…”

Tevhid denizinde avuçla su içmekte ve İslâmiyet memesinden sot emmekte kardeşimiz olan allâme Bediüzzaman Said Nursi’nin sayinden dolayı Cenab-ı Hakka hadsiz şükürler olsun.’

El-fakir, Tûrabü Akdâmi’l-Ulemâ

SAFFET (r.h.)

“Cenab-ı Hak ona hayat mektebinde kâinatı ders vermiş”

“Mesnevî-i Arabîyi ders aldıkça görüyorduk ki: Risale-i Nur’da okuduğumuz hakikatleri Hz. Üstad 40-50 sene önceleri yazmış. Ama icmalen yazmış. Aynı hakikatler, delil ve bürhanlar. 40-50 sene önce telif ettiği o Arabî risalesinde bu ilimlerin tahsili hususunda diyor:

“Ben kırk senelik ömründen ve otuz senelik ilmî seyr-i sülûkümde dört kelime ile dört kelam öğrendim.’

“Demek daha çocuk yaşında iken, aynı hakikatlerin mebde-i tahsiline başlamış, mütemadiyen aynı mes’eleleri takip ede ede, ders ala ala, tedris ede ede imrar-ı hayat eylemiş. Gavs-ı azam hakkında söylediği, ’90 sene müddetle hakaik-i imaniyenin hakkalyakin, ilmelyakin ve aynelyakin derecatına uruç eden’ sözünü bu necip Üstad hakkında da söyleyebiliriz. Hele onun dağları, taşları, dereleri, suları, bağ ve bahçeleri, hayvanları ve ağaçları ve bunların çiçek, yaprak ve meyvelerini mütalaa etmesindeki hayat sahnelerine göz attığımız zaman; o büyük mütefekkirin ne derece keskin nazarlı ve bir muallim-i âlem olduğunu görmekteyiz. Risalelerdeki hakikatlerle onun hayat sahneleri arasında bağlantı kurdukça, Cenab-ı Hakkın ona, hayat mektebinde, kainat kitabını ders verdiğini anlıyoruz. Ve sonra zamanı gelecek, İslâm dinine en ehemmiyetli bir zamanda küllî ve cihanşümul bir hizmet ifa eyleyecek… Maddede boğulanları, yine maddenin izahı ile kurtaracak. Maddede bulduğu iman ve tevhid nurlariyle insanlığı nur-u imana ve Allah’a çağıracak. Anlıyoruz…

“İnsan kâinata bakar da, nasıl bilmediği bir mesele kalır?”

“Bu arada merhum biraderleri Abdülmecid Efendi Hazretlerinin naklettiği bir hatırayı hatırladım. Şöyle dedi: ‘Bir gün Seyda, gençliğinde, gündüz vakti bir taşın üstüne oturdu ve ellerini bacakları üzerine koyarak başını kaldırdı, şöyle bir afaka baktı ve dedi ki: ‘Abdülmecid! İnsan kâinata bakar da nasıl bilmediği bir mes’ele kalır?’

“Demek kâinattan dersini alan bir dellal… Âyetü’l-Kübra öyle demiyor mu? ‘Dünyaya iman için gönderilen ve bütün kainatta fikren seyahat eden ve her şeyden Halıkını soran ve her yerde Rabbini arayan ve hakkalyakin derecesinde İlâhını, Vücub-u Vücud noktasında bulan dünya misafiri…

“Said Nursi üç devir yaşamış”

“Ayetü’l-Kübra’da, kâinatı dile getiren bu büyük mütefekkir, bakıyorduk: Katre Risalesinde de aynı hakikatları icmalen beyan ediyor. Serdengeçti Osman Yüksel’in dediği gibi: ‘Said Nur üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar. Üç devir: Meşrutiyet İttihat ve Terakki, Cumhuriyet. Bu üç devir devrişler, yıkılışlar, çöküşler ile doludur. Yıkılmayan kalmamış…

“Yalnız bir adam var ayakta… Şark yaylalarından, güneşin doğduğu yerden İstanbul’a kadar gelen bir adam… İmanı sıra dağlar gibi muhkem. Bu adam üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş Allah demiş, Peygamber demiş, başka birşey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir alim onu yenememiş… Kayalar gibi çetin, müthiş bir irade… Şimşekler gibi bir zeka… İşte Said Nur… Divan-ı Harbler, mahkemeler, ihtilaller, inkılaplar… Onun için kurulan idam sehpaları… Sürgünler… Bu müthiş adamı, bu maneviyat adamını yolundan çevirememiş. O bunlara imanından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karşı koymuş…

“Mahkemelerdeki müdafaalarını okuduk. Bu müdafaalar, bir nefis müdafaası değildir, büyük bir davanın müdafaalarıdır. Celadet, cesaret, zeka şaheseri…

“Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakir gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat’tır. Fakat İslâm düşmanları tarafından ber mürteci, bir softa diye takdim olunmuş.

“Üstadla Barla’ya gidiyoruz”

“Mesnevîden sonra İşarâtü’l-İcâz’a başladık, ona devam ederken Hz. Üstadımızla Barla’ya hareket ettik. Ceylan, Zübeyir ve bendelerini de beraber alarak Eğirdir’den motorla veya kayıkla (iyi hatırlayamadım) Barla’ya geçtik. İlk defa Barla’ya gidiyordum. Ve kayıkta Üstadımızla beraberdik. Ceylan ve Zübeyir… Hz. Üstadın iki sıddık evladı, hizmetkârları, fedakârları da beraber. Bayram Isparta da nöbetçi kaldı. O da sadık, vefakâr bir talebe, Üstadın sadık evlâdı, talebesi, hizmetkârı…

“Evet günler, seneler çabuk geçiyor… Bayram, Üstadına sadakatini, Üstadının davasına sadakatini, hizmet-i Nuriyeye sadakatini bilfiil gösterecek… Her ne ise… Barla’nın sahiline indik, bir müddet bekledik. Baktık, işleklerle Barla’dan bir kafile geliyor. Gelen kafile ile nasıl ruhen kaynaştık! Sanki kırk yıllık dostuz. Evet, ezelde kaynaşan ervaha ayrılık var mı? Hususan ber tek maksat için gidenlerde, çalışanlarda ayrılık gayrılık olur mu?  Üstadımızın bir bineğe bindirdiler, eşyaları işleklere sardık, bez de yaya, gelenler de yaya, Barla’ya müteveccihen yola koyulduk. Artık Üstad, onlarla beraberdi, birisi hayvanı yediriyor, diğerleri Hz. Üstadın sağ ve sol taraflarında…

Mütemadiyen Üstadımız onlarla konuşuyor, bazılarını soruşturuyor, sağ mıdır? Ankara’da mı? İstanbul’da mı çalışıyor? Vesaire… Sanki tavuğuna ve ineğine, buğdayına ve suyuna kadar, Hz. Üstad alakadarlık gösteriyordu. Ben ilk defa böyle bir manzara ile karşılaştığımdan hayrete düşmüştüm. Üstad hakkında Sikke-i Tasdik-i Gaybî’nin beyanları gibi benim Üstad hakkında fikir ve kanaatlarım ve birkaç aydır Isparta’da dersini dinlediğimiz Üstad… Kur’an dellalı, iman muallimi aziz Üstad… Şimdi Barla köylülerinin arasında, onlardan bir ferd olarak aralarında kaynaşıp Barla’ya doğru yol alıyordu.

“İlk Barla hatıraları”

“Barla’da bulunduğumuz günlerde Üstadımız, Risale-i Nur’un telifi zamanındaki hayatına ve hatıralarına daima temas ederdi.

“İlk Barla’ya gelişlerinde, ilk nefiylerinde Muhacir Hafız Ahmed Efendinin evinde misafir kalmışlar, sonra Medrese-i Nuriye olan eve nakil yapılmış. Yalnız başına kalıyor, gündüzleri kırlara çıkıyormuş. Bir yağmurlu günde hanesine dönerken, ‘Bu ihtiyar Hocaya sorayım, bakayım, bir ihtiyacı var mı?’ diye Süleyman Efendi arkasından hemen gidiyor. Ve artık Hz. Üstadın hizmetlerini ifaya başlıyor ve ‘Sıddık’ unvanını alıyor. Muhacir Hafız Ahmed  Efendinin iki mübarek kerimesi var. Birini Hacı Bahri Efendiye, birisini de Berber Mehmed Efendiye veriyor. Maşaallah, ikisi de çok halis Nur talebesi olarak bağlılıklarını devam ettirmişler. Sonra Berber  Mehmed Efendiye yarı nüzul gibi bir hastalık isabet etmiş. Ve Üstadımız ona bir mektup gönderip bu musibetin onun hakkında manevi bir define olduğunu, büyük bir uhrevî makam kazandığını ifade buyurmuş. Üstadımıza çok bağlı olan bir kimse idi. Vefatından sonra refika-i muhteremleri Saniye Hanım, Barla’da çocuklara Kur’an dersi vermekle imrâr-ı hayat eyledi. Allah rahmet eylesin… Âmin…

“Üstadımızın bazı talebe ve yakın dostları da vefat etmişlerdi. Mesela; Mustafa Çavuş, Muhacir Hafız Ahmed. Üstadımız hepsini sorup soruşturdu. Onlardan Hacı Bahri ve Marangoz Mehmed Usta hayatta kalmışlardı.

Halk Partisi kongresi ve Üstadın tavrı

“Marangoz Mehmed Usta bir hatırasını şöyle anlatıyor: ‘Ben Üstadın mescidine daima devam ederdim. Bir gün Barla’da Halk Fırkası’nın kongresi oldu; tellâl ahaliye ünledi. Benim de o gün başka işim çıktı, mescide gelmedim, kongreye de gitmedim. Namazda Üstad beni göremeyince telâşla soruyor, ‘Mehmed Usta nerede?’ diye. Cemaatten birisi de benim kongreye gitmiş olabileceğimi söylüyor. Üstad çok kızıyor. Bir dahaki vakte gittiğim zaman, namazdan sonra, Üstad bana çok hiddetli bir halde bundan sonra gelmememi, kendisiyle alakamı kesmemi vesaire şiddetli ihtarda bulundu. Ben gitmediğimi söyledim. Sonra araştırmış ve bana, ‘Ben tahkik ettim, sen gitmemişsin’ dedi. Bu hareketiyle Üstad beni ikaz ediyordu, dikkate sevk ediyordu. Malum olduğu üzere Halk Fırkası’nın o günleri faaliyetlerinin başlangıcı idi. Başlangıçta  ona iştirakle az bir dahlim dahi olsaydı, ‘es-sebeb-ü kelfail’ sırrıyla onun seyyiatına hissedar olurdum. Şimdiye kadar Halk Partisi bütün menfi icraat, tahribat ve İslâma karşı savaş açmaklığın mes’ulü oldu ve devam etti. Bugün menfi cihette solculukta, din aleyhinde ne kadar işler  yapıldı. O menfi tahribatla milyonlarca insanın imanına zarar verildi. Demek o zaman, az bir meyil, tasvip ve ona hizmetimiz olsa imiş, mesuliyetimiz de o nisbette büyük olurmuş. Allah, Üstadımızdan razı olsun.’

Üstadın eski talebelerine yakın alakası

“Üstadımız Barla’ya mutlaka gidip gelirken, Bedre mevkiinden geçerken Santral Sabri dediği Sabri Hocanın ruhuna bir Fatiha okur öyle geçerdi. Isparta’dan Eğirdir’e, Eğirdir’den Barla’ya gidişlerimizde Sabri Efendinin oğlu Yaşar’ı görürdü. Hatta onun hayvanı ile Barla’ya gidip gelirdi. Üstadımız eski talebesini unutmaz, akrabasına selam gönderip hatırını sorar, eski hayat-ı maneviyeyi devam ettirirdi.

“1954 yılında  Barla’da 3 ay kaldıktan sonra, Ramazan ayının son günleri idi. İslâmköylü Abdullah Çavuş işleğiyle beraber çıkageldi. Bizim Eflânililerin yazdıkları Risaleleri bir sandık içinde getirmiş. Sandığı açtık. Üstadımız Risaleleri zevkle temaşa ediyordu, alıp bakıyordu. Bir küçük Risale görmüştü. Ona baktı. Meğer benim Şerife kızımın yazdığı Risale imiş. Onu görünce Üstad derhal benim Eflani’ye gitmemi emretti. ‘Eflani benden seni istiyor’ diye beni köye gönderdi. Ben ise kendi kendime, ‘Üç ay Barla’da beraber kaldık. Bayrama kalamadım’ diye üzüle üzüle yanından ayrıldım. Isparta, Ankara ve  Karabük ve Safranbolu’ya uğrayarak Eflâni’ye ulaştım. Cenab-ı Hakka şükür, bayramdan sonra tekrar Isparta’ya döndüm. Evde bir mümanaat olmadı ve olmazdı da…”

Hatıraların kısaca kronolojisi

Risale-i Nuru tanımanızı ve Hazret-i Üstadı ziyaretinizi kısaca kronolojik olarak ifade edebilir misiniz?

* “Risale-i Nurları ve Üstadı ilk olarak 1943’te Kastamonu Gölköy Enstitüsünde iken duydum. 1946′ da eserler elime geçti. Lahikalar yazılmaya başlamıştı. Eflani’de emekli muallim Ahmet Fuat Efendi (1943’te Hz. Üstadı Kastamonu’da ziyaret edip dua ve teveccühlerine mazhar olmuştur. Bütün külliyatı muallimliği esnasında yazmıştır. Babası Sultan Abdülhamıd’in huzur hocalarındandır) ve Safrabolulu Hıfzı Bayaram Efendi (Hz.Üstadı Kastamonu’da iken ziyaret ederlerken, Hz. Üstadın dua ve teveccühlerine mazhar olanlardandır. Hüsnü ve Yılmaz Ağabeylerin babalarıdır)ve Mustafa Osman (Mübarek ve gayyur ve lahikaları her hafta çoğaltarak Eflani’ye ve bizlere gönderen bir zattı) gibi zatlar vasıtasıyla Nurları tanıdım.

* “1947 Eylül’ünde Hz. Üstadı Emirdağ’da ziyeret ettim. Oradan Isparta’ya geçerek Hüsrev, Tahiri, Refet ve diğer ağabeyleri ziyaret ettim.

Afyon mahkeme ve hapsi

“Afyon Hapsi başlangıcında 1947 sonlarında Afyon Mahkemesi dolayısıyla evim aranıp Safranbolu’ya götürüldüm. Kitaplarım müsadere edilip ifadem Afyon savcısına gönderildi.

* “1948 Haziran’ında Afyon Mahkemesine dinleyici olarak gidip Hz. Üstadı ziyaret ettim. Mahkemeden hapihaneye kadar beraber gittik. Bundan aldığım hazzı unutamıyorum. Tekrar aynı gün polisler tarafından karakola, sonra savcılığa getirilip ifadem alındı.

* “Savcı, ‘Hücumât-ı Sitte’yi okudun mu?’ dedi. Beni tanıdı. ‘Senin ifaden bize gelmişti’ dedi. Ben, ‘Okudum’ deyince, ‘Sen git memleketine, seni oradan getirteceğim’ dedi. Cevaben, ‘Oraya kadar zahmet vermeyin, gelmişken hemen alın’ dedim, ama almadı.

* “23 Ağustos 1948’de mahkemeye köyümüzden Rahmi Çetinkaya (Yakın akrabamız, Eflani Çalışlar Mahallesinden olup çok müştak, mübarek birisiydi.) ile beraber geldik. Doğru hapishaneye gittik. Hz. Üstadımız pencereye geldiler. Gözgöze görüştük. Bize 1 lira attı ve “Kömür alın ” dedi. Biz kömür bulamadık. Manava gidip başta üzüm olmak üzere meyve ve sebzelerin en iyilerinden bolca aldık, Üstadımıza gönderdik. Hz. Üstadımız demir kafesli pencereden seslenerek, ‘Bunu yirmi sene hizmetiniz kadar kabul ediyorum’ buyurdular.

“Mahkeme dönüşünde Ankara’dan Karabük’e trenle giderken, Karabük’te esnaf rahmetli Süleyman Efendiye rastladık. O, ‘Bugün zelzele oldu’ dedi. Onun bu haberi bizde şiddetli yankı uyandırdı. Hz.Üstad ve Nur talebelerinin hapislerde bulunması gibi zalimane hareketlerin, zemini hiddete getirdiğini ilhamla, trende, Hz. Üstadımıza ve Nura karşı bağlılığımızı ifade eden ve Üstadımızın mahiyetini dile getiren bir mektup kaleme aldım ve sonra bu mektubu Mustafa, Rahmi imzasıyla ‘Hüsrev Altınbaşak. Afyon Cezaevinde mevkuf’ diye postaya verdim. Neticede Afyon Savcısı telgrafla benim tevkifimi istemiş. Bu suretle Rahmi köyde kalmış oldu ve ben hapishaneye gönderildim. İşin enteresan tarafı, bir hafta önce de Emin Tekinalp’ı tevkif edip Safranbolu Ceva evine koymuşlardı. Beni de aynı yere koydular. Bir ay sonra Emin Hoca ile beraber jandarma nezaretinde Afyon’a gönderildik.

“O zamanlar Nur talebeleri Afyon’daki Ankara Oteline uğrarlardı. Biz de oraya gittik. Eşyaları bırakıp sabah namazı için camiye gidip geldik. Dönüşte bir de ne görelim? Otelin altındaki kahve tıklım tıklım hapiste bulunan ağabeylerle dolu. Şaşırdık ve sorduk. Dediler ki: ‘Müdafaalar yapıldı. Ve dün son karar günüydü. Altışar ay ceza verdiler. Biz zaten onar ay yatmıştık. Tahliye edildik. Yalnız Hz. Üstada 20 ay ceza verdiler. Ahmed Feyzi’ye 16 ay, Ceylan’a 3 sene. Zübeyir gayr-ı mevkuftu, içeri almışlardı. İbrahim Fakazlı hapse henüz yeni geldi. ‘

“Ve biz aynı gün savcılıkta ve sorguda ifade verip hapishaneye gönderildik.

Bir ay Safranbolu’da yattım. 21 yaşını doldurmadığım için 5 ay ceza vermişlerdi. Temyiz mahkemesi davayı esastan bozmuştu. Lakin Hz. Üstadımızın tahliyesine karar verilmedi. 20 Eylül 1949’da tahliye edilecekti. Tekrar ben Safranbolulu Kuyumcu Sabri ile beraber 7 Eylül’de Afyon’a geldim. Hz. Üstadımız 20 Eylül’de tahliye oldu. On gün Üstadın yanında Zübeyir Ağabeyin tuttuğu evde Ziya ile beraber kaldık. 30 Eylül 1949 günü mahkemede benim dâvâmla, Üstadımızın ve Nur talebelerinin dâvâları (dosyaları) birleştirildi. Üstadımız pederle beni İzmir’e gönderdi.

“Üstada dönüyorum: Emirdağ”

* “1950 Ocak ayında Eflani’deki Nur talebelerinden rahmetli kayınbiraderim Hacı Reşat Efendi ve yine akrabamız Hacı Şükrü Efendi ve Keten Ahmet Amca ile dördümüz Emirdağ’a Üstadın  yanına kalmak niyetiyle ziyaretine gittik. Ankara’dan geçerken Diyanet Riyasetine uğradım. Ve reis Ahmed Hamdi Akseki’yi ziyaret edip Hz. Üstada gittiğimizi söyledim. Meğer Hz. Üstadımız günlerden beri Ankara’ya, Diyanet Riyasetine iki takım külliyatı göndermek istiyormuş. Bunun için Hüsrev Ağabeyi Isparta’ dan istemiş. Ama Cenab-ı Hak bizi gönderdi.

* “Ankara’da 10 gün kaldıktan sonra Emirdağ’da 20 gün Risale-i Nur hizmetinde kaldım. Bir otelin küçük bir odasında kalıyordum. Üstad beni tekrar Ankara’ya gönderdi. Ankara’da bir müddet kaldıktan sonra Eflani’ye gittim. Bir ay sonra tekrar Üstadımızın yanına geldim. Zübeyir, Ziya ve ben 4 ay Barla’da Üstadın hizmetinde kaldık. Tekrar Üstad beni 1950 güzünde Ankara’ya gönderdi. Okulların tatiline kadar Ankara’da kaldık. Ceylan Urfa’dan gelmişti. Üstad onu da Ankara’ya gönderdi. Beraber kaldık. O zaman Safranbolu’dan Üstadımızın isteği üzerine Hüsnü Bayram da geldi.

* “1951′ de Ceylan’la beraber Üstadımızın emriyle Eskişehir’de İkinci Şua, Hutbe-i Şamiye ve Zeyilleri, El- Hüccetü’z-Zehra gibi eserler teksirle neşredildi.

* “Hz. Üstadımız (1 Muharrem 1371) 1951 Eylül’ünde yanında Mehmed Çalışkan Ağabey olduğu halde Eskişehir’e geldiler. 20 gün kadar hizmetinde bulunduktan sonra tekrar beni Ankara’ya  gönderdi.

* “1952 senesinde Ankara’da kaldık. Hz. Üstadımızın tensibiyle kalmıştık. Bu arada 5-10 günlüğüne Eflani’ye gider gelirdim.

Samsun davası ve hapsi

* “Hz. Üstadımız İstanbul’da Gençlik Rehberi Mahkemesinden sonra Emirdağ’a dönmüştü. Yine ziyaretine gidip bir müddet  hizmetinde bulunduktan sonra tekrar beni Ankara’ya gönderdi. Ankara’da bir kaç ay kaldıktan sonra 1953 senesinin başlarında Büyük Cihad gazetesine yazılar gönderdim. Bu sebeple 19 Şubat günü tevkif edildim. Bir ay Ankara Cezaevinde rahmetli Kemal Pilavoğlu ile beraber 9. Koğuşta kaldıktan sonra Samsun Hapishanesine sevkedildim. Samsun Ağırceza Mahkemesince 18 ay mahkumiyet kararı temyiz mahkemesince esastan bozularak 11 ay mevkufiyetten sonra Samsun Cezaevinden tahliye edildim.

* “1953’te ben samsun’da iken Hz. Üstadımız Isparta’ya teşrif ederek orada bir ev tutup Tahiri, Zübeyir, Ceylan, Bayram beraber kalıyorlar. Tahliyeden sonra bir ay kadar Eflani’de kalıp tekrar rahmet-i İlahiyenin  tecellisiyle ve Nur Üstadımızın dua, himmet ve kabulleriyle tekrar Isparta’da hizmette kalmak müyesser oldu.

Üstadla beraber geçen nurlu yıllar

* “Samsun hapsinden tahliyemi müteakip Isparta’da 1954 başından itibaren Tahiri, Zübeyir, Ceylan, Bayram, bir müddet sonra Urfa’dan Üstadımızın hizmetine gelen Hüsnü Kardeşle beraber kaldığımız ulvi hatıraların belki en müstesnası Üstadımızdan Arabi Mesnevi-i Nuriye ve Arabi İşaratü’l-İcaz’ı ders almamızdır. Bu hatıraları ayrı ve müstakil olarak genişçe ifade etmek icap etmektedir. Bilmem, müyesser olur mu?

“Yalnız şu kadarını arz etmek isterim: 1954’ün başlarında kış mevsimi idi. Bir yatsı vakti mübarek Üstadımız bizim kaldığımız odamıza teşrif ettiler. Ayakta:

“İhtar var: Size Arapçayı öğreteceğim. Arapça Mesnevi-i Nuriye’yi ders vereceğim. Yarın sabahtan itibaren başlıyoruz” dediler.

asında…

“Sabahleyin Üstadımızın odasında karyolanın karşısında Tahiri Ağabey, bendeniz, Ceylan, Bayram ve Zübeyir’e Arabi Mesnevi-i Nuriye’nin başındaki Türkçe mukaddime ile Arapçasını okudular. Böylece dersler aylarca devam etti. Üstadımız, ‘Zaman pek dardır, hemen hakaiktan başlamak lazım. Siz sarf, nahiv gibi alet ilimlerini kendiniz aranızda bir parça okuyabilirsiniz’ mealinde ifadede bulundular. Sarf, nahvi kısmen pek cüz’i aramızda müzakere ederdik. Elhamdülillah Isparta’da bahara kadar ders aldıktan sonra Zübeyir, Ceylan  üçümüz Üstadımızla  beraber Barla’ya gittik.  Üç ay beraber kaldık. Ve Arabi derslere devam ettik. Mesnevî’i bitirdikten sonra Üstadımız İşaratü’l-İcaz’dan ders verdiler.. Leyle-i Kadirden bir gün önce Isparta’ya, oradan Ankara’ya gönderdiler. Memlekete uğrayıp tekrar acele Üstadın nezdine geldik. Aynı derslere devam ettik. Sonra Üstadımız Zübeyir Ağabeyle beraber Emirdağ’a gittiler. Isparta’da Ceylan, Bayram beraber kaldık. Üstadımızın emriyle Arabi İşaratü’l-İcaz’ı teksire yazmak müyesser oldu.

* “Bundan sonra  Hz. Üstadımızla son hayatına kadar beraber kalmak biiznillah nasip oldu. Bu arada Samsun’da bir buçuk sene askerliğimi yaptım (1955-1956)

“Bu arada Risale-i Nur hizmetine Urfa’dan Hüsnü kardeş geldi. Üstadımızın hizmetinde çok şirin ve latif hizmetlerde bulundu.

NOT: Paksu Kardeş! Ben maalesef Hz. Üstadın hizmetindeki 10 seneyi mütecaviz bir zamandaki, yani Üstadımızın hizmetinde ve Ankara’daki hizmetler dolayısıyla  hasıl olan hatıraları kronolojik bir tertip ve tanzim ve ifadeye müktedir olmadığımdan, hem her hatıra çok geniş hatıraları sümbül verdiğinden, kısaca şu naklettiğim hususları mebde olur da ona göre belki ileride inşaallah hatıraları olanca vüs’atiyle arz etmeye çalışırız. Ve minallahi’t-tevfîk.

*  *   *

Sungur Ağabeyin bu hatıraları genel olarak 1977’de gazetede yayınlanmıştı. 17 seneden beri kitapta  neşredilmemesinin sebebi, kendilerinin  hatıraları tamamlayacağına dair beyanlarıdır. Fakat zaman ve zemin müsaade etmemiş ki, tamamlayamadılar. Ancak bu hatırları, yeni  nesillerin istifadesinden uzak kalmaması için  yeniden gözden geçirmesi için kendilerine götürdük. Gerekli tashih ve tanzimleri yaptı. Bunun üzerine neşrediyoruz. Sungur Ağabeyin hatıraları şüphesiz bu kadar değildir. Birkaç cilt olacak derinlikte. İnşaallah  Cenab-ı Hak uzun ömür verir de biz de hatıralarını kaydeder, yayınlarız.

Son Şahitlerden alıntı yapılmıştır..

 

Bu sayfa (2677) defa görüntülendi

Blog

Related Posts

Yorum Gönderin

İletişim

Web sitemiz hakkında duygu, düşünce, şikayet, öneri ve sorunları paylaşmak için lütfen bizimle iletişime geçiniz.

Bizden Haberdar Olun

Mail adresinizi yazıp enter tuşuna basın. Açılan pencereden onaylayın. Daha sonra size gelecek olan mailden aktifleştirmeyi unutmayınız.

Bizi Takip Edin